4.17’de Başladı Her Şey

Gece pusluydu. Hava sanki “hazırlanın” der gibiydi; ağır, suskun ve ürkütücü. Saatler 4.17’yi gösterdiğinde, sadece toprak değil, hayat da yerinden oynadı.

Abone Ol

4.17’de Başladı Her Şey

Yıl 2023…
Aylardan Şubat…
Gece pusluydu. Hava sanki “hazırlanın” der gibiydi; ağır, suskun ve ürkütücü.
Saatler 4.17’yi gösterdiğinde, sadece toprak değil, hayat da yerinden oynadı.

“Neler yaşadık?” diye sormak bile yetmiyor bazen. Çünkü bazı acılar anlatılamıyor. Kelimeler eksik kalıyor, cümleler yarım…
“Kimleri yitirdik?” desek; satırlar yetmez, sayfalar almaz. İsimler sığmaz kâğıda, hikâyeler taşar kenarlardan.

O gece deprem, sadece evlerimizi yıkmadı. Asıl enkaz, insanların içine çöktü.
Alışkanlıklarımız… Planlarımız… “Yarın” dediğimiz her şey…
Bir anda sustu.

Hayat, insana bir ömür boyunca yavaş yavaş öğretmesi gereken dersleri, birkaç saat içinde sertçe verdi.
O günden sonra dünya eskisi gibi dönmedi.
Sabah uyanmanın bile bir şükür sebebi olduğunu öğrendik.
Bir sesin, bir nefesin, bir mesajın ne kadar kıymetli olduğunu…

Güçlü sandığımız insanların sessizce ağladığına tanık olduk.
Zayıf sandıklarımızın nasıl dimdik ayakta durduğunu gördük.
Meğer yürek dediğimiz şey, sandığımızdan çok daha fazla acıya dayanabiliyormuş.

Sessizce yardım etmeye çalıştım.
Kimi zaman ağlayarak, kimi zaman bir umut, bir ışık olmaya çabalayarak…
Günlerce Adıyaman’ıma ağladım.
Bu, sadece bir şehrin yıkımı değildi; sanki bir şehrin yok oluşuydu.
Umutlar tükenmişti, gözler kararmıştı, saçlar bir gecede beyazlaşmıştı.
Birbirimizi tanımakta zorlanıyorduk.

Bir de terk edilmişlik hissi vardı…
Yokluk vardı…
Ama tüm bunların arasında dayanışmanın kararlılığını gördük memleketimde.
Herkes elinden geleni yapmaya çalışıyordu; imkânı olan, olmayan…
Bir parça ekmeğini paylaşan da vardı, bir tas çorbayı umut diye uzatan da.

Çok fotoğraf çekemedim.
Günlerce enkaz başındaydım.
Videolarda değil, hayatın tam ortasındaydım.
İlk dört gün, sessiz çığlıklara yetişmeye çalıştım.
Ses gelmeyen ama hâlâ umut taşıyan enkazlara…

Sonra kendime şu soruyu sordum:
“Bu Adıyaman nasıl ayağa kalkacak?”

Cevabı belliydi:
El birliğiyle…

İmkânım olduğu hâlde memleketimi hiç terk etmedim.
Hep çırpındım…
Hâlâ çırpınıyorum…
Ve çırpınmaya devam edeceğim.

Ama bu dayanma hâli, alışmak değildir.
Acıya alışılmaz.
Sadece onunla yaşamayı öğrenirsin.

Dünya bu…
Daha bize hangi dersleri verecek, kim bilir.
Belki de en büyük dersi şudur:
Hiçbir şey kalıcı değil.
Ne evlerimiz…
Ne unvanlarımız…
Ne de ertelenen sevgilerimiz…

Kalıcı olan tek şey, birbirimize uzattığımız eldir.

Deprem bize şunu hatırlattı:
İnsan, insana emanettir.

Bir enkaz başında sabahlayan da,
Bir çorba uzatan da,
Sessizce dua eden de
Aynı yüreğin parçalarıydı.

Acı bizi küçültmedi.
Aksine, insanlığımızı büyüttü.

“Bu kadar acıya yürek nasıl dayandı?” diye soruyoruz ya…
Belki de cevabı tam burada saklıdır:
Çünkü yürek, umutla atmaya devam etti.

Kayıplarımıza rağmen, gözyaşlarımızla toprağı suladık.
Ve yine de yarına bir tohum bıraktık.
Unutmadan…
Ders alarak…
Ve birbirimizi bırakmayarak…

Mehmet Hakan Karaaslan