ABD-İSRAİL’İN İRAN SAVAŞI VE TÜRKİYE !
“Tarih milletler mücadelesidir. !”
Türk milleti, tarihi derinliği binlerce yıla dayanan milletleşme sürecini tamamlamış ve devletler kurmuş yazılı tarihi bilinen en eski milletlerindendir.
Bir milletin kurduğu devleti , bir kliğin bir mezhebin ya da dini öncelikli siyasal bir yapının ele geçirmesi ya da bir şekilde iktidar olması ve ülkesini din öncelikli mezhep savaşlarına sokması tarihin “milletler mücadelesi” olduğu gerçeğini değiştirmez. Sadece geçici kırılmalara ve zararlara sebeb olur ve “millet” temelli sosyoloji tekrar devletini kurar ve çöken devletini de ayağa kaldırır.
İran, tarihte ana unsur olarak Fars ve Türk soylu ırkların ve diğer bazı etnisitelerin bir araya gelerek oluşturduğu bir millettir. Son kırk yıllık mezhebe dayalı teokratik dini bir iktidarın İran’daki varlığı arızi bir durumdur.
Ve geçicidir.
Çünkü İran devleti tek bir mezhebin ve tek bir ırkın, mezhep ve siyasi öncelikleri ile uzun süre yönetilemez.
Toprak bütünlüğü ve üniter yapısı ancak laik, vatandaş temelli demokratik bir cumhuriyet ile korunabilir.
İktidarın çoğunluğunun şii olması ve iktidarın şii odaklı mezhep siyaseti önceliği ile bölgeyi “mezhep savaşları” ile terörize etmesi ve inanç temelli savaşlara girişmesi “tarih milletler mücadelesidir.” gerçeğini değiştirmez ve de yanlışlamaz.
İran milletine elbet saygılıyız ve komşu haklarını korumak, halkının uğradığı zulmün acılarını paylaşmak için tarafımız elbette bellidir.
İran milleti tarihte adaletin ve vatandaş temelli eşitliğin olduğu dönemlerde huzurun hakim olduğu devletler de kurmuştur.
Bölgemizi yangın yerine çeviren ve gittikçe yayılan savaşı, Hıristiyan-Yahudi ittifakının, Müslümanlara karşı yaptığı bir savaş olarak tanımlamak da yanıltıcıdır ve gerçek sebebi tespit etmemizi ve dolayısı ile savaşı sonlandırmak için düşünülmesi gereken politikaların da tartışılmasının önüne geçer.
İlk önce savaşı başlatan devletlerin iktidarlarının siyasi kimliğini doğru tespit etmemiz gerekir.
ABD, İsrail ve İran devletlerini yöneten iktidardaki güçler “inanç temelli, teopolitik” hedefleri olan iktidarlardır. Bu noktada bu üç devlet de ortak bir paydaya sahiptirler.
Evangelist ABD iktidarı “Kıyamet savaşını” (Armegeddon) yaptığına ve bu savaş sonrasında İsa mesihin gökten ineceğine inanıyor.
Yahudiler kıyamet öncesi kurtarıcıları “Mesih’in” gelmesini sağlayacak “Megiddo dağı” savaşını başlattıklarına inanıyorlar.
Ağlama duvarının önünde gece gündüz Mesih bekliyorlar.
İran’da dini yönetimin sahipleri Ayetullahlar ve bir kısım Şii fanatik dinci gruplar da ki iktidar ve tüm yetkiler bu kesimin elinde, “Gayb imamın” yani “12. İmam Mehdi”’nin geleceğine inandıkları “Melame-i Kübra” savaşının başladığına ve savaşı gayb imamın gelmesi için yaptıklarına inanıyorlar.
Her üç devletin iktidar sahipleri de “tanrı böyle istiyor ve biz seçilmiş olan milletiz ve mutlak galip gelecek olan biziz ve kıyamet öncesi “kurtarıcı” bize gelecek iddia ve hedefi ile savaşıyorlar.
Savaşın arkasında pozisyon alan küresel şirketler ve ekonomik sebebler ikincil öneme sahiptir. Dolar, altın, petrol ve gaz vs. Onlar durumu fırsata çevirip kazanç peşindeler.
Reelpolitik açıdan medyada yapılan “uzman (!)” tartışmaları ve savaş ile ilgili tespit, tahmin ve söylemler bu savaşın esas TEOPOLİTİK temelinden ve sebebinden çok çok uzakta yapılmaktadır.
Çünkü bu üç devletin iktidar sahiplerinin inanca dayalı bu TEOPOLİTİK hedeflerini bilmek, söylemek ve konuşmak “gülünç” ve de “böyle saçmalık olamaz”, ayrıca bunları konuşmak ve söylemek de çok basit ve saçma olur. Kendimizi gülünç duruma düşürmeyelim endişesi ile tartışılamıyor.
İşte TEOPOLİTİK hedefli inanca dayalı yönetimlerin yaptığı bu savaşa, bizim
ülkemizde de yine aynen bu iktidar sahipleri gibi “inanç”, “din”, “mezhep” merkezli bakış ve değerlendirmeler ile dost ve kardeş Azerbaycan’a karşı suçlamalar ve tahrikler yapılmaktadır.
Ve “milli bütünlüğe” en fazla ihtiyaç olunan zamanları yaşadığımız ve daha da beterlerini yaşayacağımız gelecek günlerimiz açısından bu durum endişe vericidir.
Azerbaycan bağımsız laik bir cumhuriyettir. İran gibi teokratik bir devlet değildir.
Devletinin varlığını “millet” esaslı refah ve güvenlik temelinde korumak için siyasi kararlarını “akıl ve reelpolitik” öncelikler üzerinden alan anayasal bir devlettir.
Milletler mücadelesi gerçeğinde “devlet” sahibi olan ve “devletini” yaşatmak ve de korumak için kararlı milli iktidarların siyasi duruşları “mezhepler” ve “dinler” üzerinden belirlenmez ve de yargılanamaz.
Azerbaycan devleti. Türklerin Oğuz boylarının kurduğu ve varlığını devam ettirdiği Türk medeniyetine felsefi, tarihi, edebi sayısız katkıları olan kardeş bir devletimizdir.
Azerbaycan toprakları 1800’lü yılların başında Rusya-İran savaşları sonucu Kuzey ve Güney Azerbaycan olarak bölündü.
Kuzey Azerbaycan Ruslarda , Güney Azerbaycan İran tarafında kaldı.
1917 Komünist Ekim devrimi sonrasında ise Kuzey Azerbaycan yani bugünkü Azerbaycan toprakları Sovyetler Birliği işgalinde kaldı.
Son günlerde kendilerini sünni islamcı yazar çizer olarak ifade eden ve Azerbaycan devletinin İran; ABD, İsrail savaşı karşısında siyasi duruşunu sorgulayanların sığ ve özel maksatlı saldırılarını bilerek ve şaşırmadan ibretle izliyoruz.
İran devlet yönetimi Azerbaycan’a kuruluşundan beri şaşı bakmıştır.
Karabağ işgalinde kılını dahi kıpırdatmamıştır. Hıristiyan Ermenilerin Müslüman Azerbaycan’ın topraklarını işgal etmesi karşısında adı İslam Cumhuriyeti ve “teokratik” bir devlet olmasına rağmen Ermenileri desteklemiştir.
Karabağ’ın kurtuluş muharebelerinde Ermenilere yardım etmeye kalkmış fakat İranın kuzeyindeki Tebriz merkezli Türk nüfus, sınırı kapatarak bu rezilliğe ve aslında ihanete fırsat vermemişlerdir.
Bu olay da göstermektedir ki İran Fars iktidar gücü teokratik bir devlet olmasına rağmen “tarih milletler mücadelesi” gerçeğini ispat edercesine Fars milletinin çıkarlarını öncelemiş ve tarafını ona göre belirlemiştir.
Çünkü Moskova-Erivan-Tahran ittifakının kökleri eskidir ve Türk dünyasının karşısında politik bir şer ittifakını her zaman en kritik zamanlarda sahneye çıkarmışlardır.
Rusya-Ermenistan-İran ittifakı tarihin her dönemimde Türk dünyasının aleyhine bir güç dengesi oluşturmuştur.
Bu üç devlet tarih boyu güçlenip büyüdükçe Türk dünyası parçalanmış ve zayıflamıştır.
Bu tespitlerin dinle, dindarlıkla bir ilgisi yoktur.
ABD ve İsrail’den yana olup olmamakla da hiç bir ilgisi yoktur. Bu tespit, tarihin olayların doğruladığı bir gerçekliktir.
Azerbaycan bağımsız, milli ve laik bir devlet olarak doğru bir siyaset izlemeye çalışıyor.
Türkiye gibi !
Türkiye de bazı din öncelikli siyaset taraftarı iktidar bileşenleri, medyanın ve sosyal medyanın yandaş tetikçileri İran devlet siyasetinin mi yoksa masum ve mazlum İran halkının mı yanında olacaklar önce ona karar vermelidirler.
Elbet bu savaşın Türkiyeyi de tehdit eden bir riski vardır.
Ama bu risk ancak “insani ve akıllı tarafsızlık !” ve “bize dokunanı yakarız !” kararlılığımızı dosta ve düşmana açık ve net olarak göstererek önlenebilir.
Bugün için savaşan her iki taraf ta yani teolojik dini hedefler ile savaşan ABD-İsrail ve İran da bizim savaşa taraf olmamızı ve kendi saflarında yer almamızı istemektedirler.
Çünkü Türkiye’nin savaşa katılması bu savaşın dünya savaşına dönüşmesine ve gerçek kıyamet savaşının başlamasına sebeb olacaktır.
Türkiye’nin savaşa nasıl ve hangi noktada bulaşma ihtimali var derseniz bunu hem Türkiye ve hem de taraflar çok iyi biliyorlar.
ABD-İsrail Türkiye’nin kırmızı çizgilerini biliyor ve eğer Türkiye’nin savaşa dahil olmasını isterlerse yapacakları şey bellidir.
Türkiye ne NATO’ya ve ne de ABD’ye destek vererek ve birlikte hareket ederek asla İran’a ile karşı karşıya gelmez ve savaşmaz. Bunu ABD ve İsrail’de çok iyi biliyor.
Fakat iki durum var ki Türkiye’yi savaşın bir parçası haline kaçınılmaz olarak getirir.
1-ABD Irak, İran sınırında zaten var olan ve sonradan Suriye’den getirerek yerleştirdiği ve kendisinin silahlandırdığı ve eğittiği ayrılıkçı Kürt teröristler ile birlikte İran’a kara harekatını İran Kürt özerk bölgesinden yani Irak’ın kuzeyinden İrana yapmaya karar verirse Türkiye için potansiyel bir tehdit ortaya çıkar.
2- İsrail Lübnan’a yaptığı kara işgal harekatını Suriye’de Şam’ı hedef alarak ve aynı zamanda Ürdün’e doğru genişletir ve saldırıya geçerse yine Türkiye için bir risk ortaya çıkar.
Çünkü İsrail bu işgal edeceği topraklardan çekilmeyi kesin olarak iki şarta bağlayacaktır. 1. Şartı ben çekilirim ama Türkiye’de Suriye topraklarında oluşturduğu güvenlik şeridindeki askeri gücünü geri çeksin. 2.Şartı ise Suriye Irak ve İran topraklarında kurulacak Kürt devletine itiraz etmesin ve kabullensin.
ABD ve yetkilileri henüz Türkiye’yi rahatlatacak için Kürt politikasında bir değişiklik yapmadı. Hatta son açıklamalarında ABD elçisi ve Suriye temsilcisi Barrack ağzında benzer iddaları geveleyip Suriye, Irak ve İran Kürtlerini birlikte ifade ederek Türkiye’de ki Terörsüz Türkiye sürecini öven sözler söyledi. Sanki Türkiye’nin bazı gelişmelere ikna edileceğini ima etti.
Bu iki durumda da Türkiye için savaş durumu kaçınılmaz olur.
Aksi durumda Türkiye bu gelişmelere sessiz kalır ve seyirci olursa ABD’nin desteği ile İsrail’in işgallerini kabullenmiş olur ve de hem ABD’nin ve hem de İsrailin hedefi olan güneyinde bir Kürt ayrılıkçı bölücü devletinin kurulmasını kabullenmiş olur.
Bu muhtemel gelişmeleri Türkiye güvenlik bürokrasisi de elbet biliyor ve hesap ediyordur.
Bu ihtimaller karşısında Türkiye’nin acilen yapacağı uluslararası atak ise bellidir.
Türkiye bölgenin merkez ve en güçlü ülkesi olarak başta Avrupa devletleri olmak üzere tüm dünyada laik, demokratik hukuk devletlerini yani teokratik yönetimi olamayan tüm ülkeleri işbirliğine çağırmalıdır.
Dini hedef ve gerekçeler ile dünya şavaşını çıkartmaya kararlı bu üç devleti yani ABD-İsrail ve İranı uyaran açıklamaları birlikte yapmalılar ve bu ülkelerin halklarını mevcut yönetimlerinden kurtulmaya çağırmalıdırlar.
Aslında bu yolda İspanya başbakanı güzel bir çıkış yaptı ve yolu açtı.
Evet dinlere saygılı olmalıyız.
Fakat dinlerin bozulmuş yorumları ile insanlığı kaosa sokacak sapkınlıklara da sonuna kadar karşı olmalıyız.
Hakkı Şafak Ses