DEMOKRASİ, ADALET VE HUKUK HERKESE LAZIMDIR
Türkiye son yılların en kritik siyasal ve ekonomik kırılmalarından birini yaşamaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi’nde gündeme gelen “mutlak butlan” tartışmaları sadece bir siyasi partinin iç meselesi olmaktan çıkmış, doğrudan Türkiye’nin demokrasi iklimini, hukuk sistemini, ekonomisini ve uluslararası itibarını etkileyen bir sürece dönüşmüştür.
Zaten yıllardır ağır ekonomik yük altında ezilen vatandaş, bir de siyaset-yargı geriliminin ortaya çıkardığı belirsizlik ortamıyla karşı karşıya kalmıştır. Piyasalar tedirgin olmuş, yatırımcı ürkmüş, toplumun geleceğe dair umutları bir kez daha yara almıştır.
Oysa Türkiye’nin artık kriz değil istikrar konuşması gereken bir dönemde olması gerekiyordu.
Cumhuriyet tarihine baktığımızda demokrasimizin neredeyse her on yılda bir kesintiye uğradığını görüyoruz. Darbeler, muhtıralar, siyasi yasaklar, kapatma davaları, vesayet tartışmaları… Her müdahale toplumun bir kesimini mağdur etmiş, millet iradesi zarar görmüş, ülke yıllar kaybetmiştir.
Demokrasinin özü; milletin seçme hakkına saygı duymaktır.
Hükümetin de, Meclis’in de, siyasi partilerin de üstünde başka bir güç algısının oluşması; halkın demokrasiye olan güvenini zedeler. Hukuk elbette bağımsız olmalıdır. Yargı elbette görevini yapmalıdır. Ancak yargının görevi siyaset dizayn etmek değil, adalet dağıtmaktır.
Türkiye geçmişte bunun acı örneklerini yaşadı.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Recep Tayyip Erdoğan’ın okuduğu bir şiir gerekçe gösterilerek görevden alınması ve siyasi yasaklı hale getirilmesi, toplumun büyük bir kesiminde “yargının siyasete müdahalesi” olarak görülmüştü. O gün demokrasi adına eleştirilen uygulamaların benzerlerinin bugün farklı siyasi kesimler için konuşuluyor olması, aslında Türkiye’nin hâlâ demokratik olgunluğu tam anlamıyla sağlayamadığını göstermektedir.
Ne yazık ki siyaset değişiyor ama yöntemler değişmiyor.
İktidarlar değişse de, mağdur olan tarafların bir süre sonra aynı yöntemlerin uygulayıcısı haline gelmesi Türkiye’nin kronik sorunlarından biri olmaya devam ediyor.
Oysa demokrasi rövanş alma rejimi değildir.
Demokrasi; hukukun herkese eşit uygulandığı, farklı görüşlerin bir arada yaşayabildiği, sandığın millet adına son sözü söylediği sistemin adıdır.
Bugün gelinen noktada sadece siyaset değil ekonomi de ağır yara almıştır. Dört yıldır uygulanan ekonomik programların oluşturduğu kırılgan yapı, siyasi gerilimlerle birlikte daha da sarsılmıştır. Sermaye güven ister. Yatırımcı öngörülebilirlik ister. Hukuk güvenliği olmayan yerde ekonomik güven de kalmaz.
Zaten dış dünyada çeşitli sorunlarla mücadele eden Türkiye’nin imajı, iç siyasi çekişmeler ve hukuk tartışmaları nedeniyle yeniden yara almaktadır.
Üstelik dünya çok kritik bir süreçten geçmektedir.
Ortadoğu’da savaşlar büyürken, küresel ekonomik rekabet sertleşirken, Türkiye’nin içeride sürekli kriz ve kavga görüntüsü vermesi ülkeye güç kazandırmaz; aksine zayıflatır.
Bu nedenle artık toplumun önüne yeni bir yol haritası koyulmalıdır.
Kanaatimce Türkiye’de siyasal dengelerin yeniden kurulmasının yolu milletten geçmektedir. Demokrasilerde tıkanıklık yaşandığında gidilecek yer sokak değil sandıktır. Bu nedenle iyi hazırlanmış, toplumu germeyen, güven veren bir erken genel seçim süreci Türkiye’nin önünü açabilir.
Çünkü millet bazen siyasetin çözemediği düğümü çözer.
Bugün toplumun önemli bir kesimi; sürekli kriz, sürekli kutuplaşma, sürekli gerilim üreten bir siyasi atmosferden yorulmuştur. İnsanlar artık kavga değil huzur, polemik değil çözüm, gerilim değil ekonomik rahatlama görmek istiyor.
Unutulmamalıdır ki;
En kötü demokrasi bile en iyi vesayet düzeninden daha değerlidir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni kutuplaşmalar değil; hukukta güven, siyasette sağduyu, ekonomide istikrar ve demokraside olgunluktur.
Çünkü demokrasi de, adalet de, hukuk da bir gün herkese lazım olur.