ADNAN MENDERES / ŞUBAT-1950

Abone Ol

Ailem Demokrat Partiliydi.

Dedem, babam, amcam, dayım ve sülalede tanıdığım herkes “demirkırat” der, başke söz söylemezdi. Gerçi Urfa’dan Ankara’ya gönderdiklerinden pek memnun değillerdi ama Bayar’a, Menderes’e, Köprülü, Koraltan ve Polatkan’a toz kondurmazlardı. Her biri yaşına ve başına göre ya kardeşi, ya ağabeyi ya da evladı gözüyle bakarlardı bu öncü kadroya.

Adnan Menderes’e duyduğum muhabbetin ilk başlarda Demokrat Parti ile, siyaset ve hükumetle hiç bir ilgisi yoktu. Olamazdı da. parmak kadar çocuktum o yıllarda, siyasetten anlamazdım.

Adnan Beg’de beni çeken, adını koyamadığım bir şey vardı.

Belki yüzünden hiç eksik etmediği tebessümdü.

Belki de ruhunun güzelliğini dışa yansıtan yüzü, hali-tavrıydı.

Beyefendiliği; çocukla çocuk, büyükle büyük oluşuydu belki.

1960 darbesinden sonra daha da artan ve hala devam eden sevgimin sebebi, onun mazlumiyetine ve masumiyetine olan inancımdı.

Urfa’ya gelişlerinde mutlaka ve hem de çok çok yakından görürdüm merhumu. Bir kaç keresinde yakından ilgilenmiş, başımı okşamış, alnımdan öpmüştü.

Eskici Pazarı’ndaki Esnaf Kahvesi’nde..

Hasan Padişah Camiinin kıble duvarının önüne kurulan küsüde.

Topçu Meydanı’nde ve Fırat’ın öte yüzünde.

11 Nisanlarda, Urfa’nın Kurtuluş Bayramlarında.. Birecik Köprüsü’nün temel atma ve açılış şenliklerinde..

Ve en çok da Urfa’nın Hekimdede Mahallesi’nde, Yemenici (Eskici) Esnaf Şeyhi Düzençi Osman (Akıllı) Çavuş’un fakirhanesinde gördüğüm Menderes geliyor gözlerimin önüne.

Ayazın insan cildini jilet gibi kestiği, soğuk mu soğuk bir bozkır gecesinde buluyorum kendimi. Altıncı yaşıma henüz girmişim..

Evin en büyük odasındayız.

Baş oda dedikleri misafir odasında.

Baş odanın başköşesinde beş büyük siyasetçi. Dilleri, giysileri, oturuşları, kalkışları hane halkından ve diğer misafirlerden farklı beş büyük insan. Osman Çavuş’un ifadesiyle, “beşibiyerde devlet böyüklerimiz”

Beşlinin ortasında istikbalir reisi-i cumhuru ve İstiklal Harbinin Galip Hocası Mahmut Celal Bayar oturuyor. Sağında yıllar boyu “Ednan Emmi” diye andığım güler yüzlü adam, Adnan Menderes...

Menderes’in sağında söze pek girmeyen, iri yarı, koca göbekli bir dev adam. Yıllar sonra, ilkokul ikinci sınıfa gittiğim günlerde, bir gazeteden öğreniyorum isminin Refik Koraltan olduğunu. Celal Bayar’ın solunda Hitler’i çağrıştıran badem bıyıklarıyla, İstanbul Darülfünun’u müdderrislerinden Köprülüzade Fuad Beg diye takdim edilen Fuat Köprülü. Bu büyük hocanın yanında ise, kim olduğunu hiçbir zaman öğrenemediğim genç bir politikacı var. Belki Polatkan belki bir başka Demokrat Parti kurucusu.

Bir de yine sonradan tanıdığım ve tanıştığım D.P. Urfa Milletvekili Reşit Kemal Timuroğlu var bu beşliye yakın okuran.

“Alaman Harbi”ne girmeden üçbuçuk yıl yokluklar içinde askerlik yapan, karaborsa ve karnenin sıkıntılarını çeken insanların; “şekersiz bırakılıp babasız bırakılmayan çocukların”, “Varlık Vergisi” mağduru zenginlerin gözünde Türkiye’nin halaskar-ı sanileriydi hepsi de.

Ve bu heyet-i alinin karşısında inançla sıralanmış esnafın ve eşrafın sözü dinlenenleri. Urfa’nın söyleyecek sözü bulunanlar var.

Hepsi de olanların, ev sahiplerinin aklından geçenlerin farkında besbelli. Dilleri suskun, sesleri solukları pek çıkmıyor ama, gözleriyle konuşuyorlar.

“-Sizi anlıyoruz” diyorlar.

Bu arada çaylar dolduruluyor bardaklara.

Ev sahibi kendi elleriyle indiriyor bardakları misafirlerinin önüne.

Bayar’ın da Menderes’in ve diğer yol arkadaşlarının da bakışları bardaklara odaklanıyor.

Bardaklarda ne kaşık var ne tabaklarda şeker.

Osman Çavuş mangalın altından aldığı kuru üzüm dolu bakır kabı  uzatıyor misafirlerine.

Yüzlerde acı bir tebessümün çizgileri...

Dakikalarca tek kelime konuşmayan Bayar, donuk gözlerle odadakileri tek tek süzerken;

“Biz eteğimizdekileri önünüze döktük efendiler. Şimdi sıra sizde.İstekleriniz ne ise ve ne varsa söyleyin. Yapabileceğimiz şeylerse, dileyin bizden ne dileyecekseniz” deyiveriyor.

“Buyur Osman Çavuş” diyerek Reşit Kemal Timuroğlu giriyor söze. Bayar başıyla tasdik ediyor.

Osman Çavuş dizlerinin üstünde doğruluyor; son günlerde çokça gördüğü siyasetçilere özenircesine sağ elini havaya kaldırıp şahadet parmağıyla kelimelerin altını çize çize konuşmaya başlıyor.

“-Canıyızın sağlığından ma’da bir arzumuz, bir isteğimiz veya maruzatımız yohtur begim” diye klasik bir girizgah yaptıktan sonra sustuğu anda yine Reşit Kemal Timuroğlu  yetişiyor imdadına.

“- Vardır bir şeyler Çavuş.. Çekinmeden söyle!.”

Osman Çavuş günah benren gitti dercesine kelimeleri peşpeşe sıralıyor.

“-Vardır begim!. Bir tek isteğimiz vardır!.. Ezan-ı Muhammediyi eskisi gibi Allahu Ekber diye okumak isteriz begim.

Mahmut Celal Bayar mermer bir heykel gibi tepkisiz. Fuad Köprülü belki de mahçubiyetten başını öne eğiyor.

Ve Menderes.. Hayran hayran bakıyor Osman Çavuş’a. Dudakları titreyerek aralanıyor; konuşmak istiyor, bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyor. Ama gözleri, o kadar çok şey anlatıyor ki dayanamıyor Osman Çavuş. Ok gibi fırlıyor oturduğu yerden, Adnan Menderes’in boynuna sarılıyor, elini öpmek istiyor. İzin vermiyor geleceğin başvekili.  Elleriyle gözlerinden dökülmeye boşalan yaşları siliyor.

Yarım yüzyıl önce ipe çektiğimiz ya da ipe çekilmesine gözyumduğumuz Adnan Menderes’e dair küçük bir anektodla anmak istedik.

Makamı cennet olsun!..

Adnan Beg’de beni çeken, adını koyamadığım bir şey vardı. Belki yüzünden hiç eksik etmediği tebessümdü. Belki de ruhunun güzelliğini dışa yansıtan yüzü, hali-tavrıydı. Beyefendiliği; çocukla çocuk, büyükle büyük oluşuydu belki. 1960 darbesinden sonra daha da artan ve hala devam eden sevgimin sebebi, onun mazlumiyetine ve masumiyetine olan inancımdı.