ANKARA YÜZYILI MI?
Yeni Küresel Paradigma ve Güvenlik Mimarisi İçinde Türkiye'nin Jeo-stratejik Merkez Ülke Olma İhtimali:
Tarih boyunca bazı şehirler yalnızca başkent olmadılar; içinde bulundukları çağın medeniyet ve siyasal aklını da temsil ettiler.
Roma, bir imparatorluğun hukukunu;
Londra, deniz hâkimiyetini;
İstanbul, Osmanlı merkezi tarım imparatorluğunu,
Washington, Atlantik düzenini;
Brüksel ise Avrupa'nın kurumsal bütünleşmesini simgeledi.
Peki, 21. yüzyılın ikinci çeyreğine yaklaşırken Ankara da yeni bir jeopolitik dönemin sembol şehirlerinden biri hâline gelebilir mi?
Bu sorunun cevabı, Türkiye'nin askerî kapasitesinden önce coğrafyasına cem ettiği çoklu avantajlarında saklıdır.
Çünkü fiziki coğrafya bazen kaderdir; fakat doğru okunabildiğinde aynı zamanda çok faktörlü stratejik bir imkândır.
Bugün dünya siyasetinin ana gerilim hatlarına baktığımızda; Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kafkasya, Orta Doğu, enerji koridorları, Türk Dünyası, Afrika'ya uzanan deniz yolları ve Avrupa'nın güvenlik mimarisi aynı anda Türkiye'nin çevresinde kesişmektedir.
Başka bir ifadeyle Türkiye, yalnızca haritanın ortasında duran bir ülke değildir.
Haritanın birbirine bağladığı bütün güvenlik havzalarının tam merkezindedir.
Bu nedenle önümüzdeki yılların temel sorusu belki de şu olacaktır:
Türkiye, tarihi travmalarımız ve edilgen psikolojilerin yorumladığı gibi bir "cephe ülkesi" olarak mı kalacak, yoksa farklı güç merkezleri ve farklı medeniyet telakkilerini birbirine bağlayan bir "merkez ülke"ye mi dönüşecektir?
Kanaatimce TÜRKİYE için yeni yüzyılın en kritik tartışmalarından biri tam da budur.
Çünkü küresel sistem artık Soğuk Savaş'ın iki kutuplu yapısından da, 1990'ların tek kutuplu Amerikan düzeninden de uzaklaşmaktadır.
Yerine; bölgesel güç merkezlerinin yükseldiği, güvenlik yükünün daha fazla paylaşıldığı ve çok katmanlı ittifakların öne çıktığı yeni bir jeopolitik mimari şekillenmektedir.
Bu yeni tabloda ülkelerin değeri yalnızca ekonomik büyüklükleriyle değil, farklı bölgeleri birbirine bağlayabilmenin yumuşak güç kapasiteleriyle de ölçülecektir.
Türkiye'nin en büyük avantajı tam da burada ortaya çıkmaktadır.
Avrupa ile Asya'nın...
Karadeniz ile Akdeniz'in...
Kafkasya ile Orta Doğu'nun...
Balkanlar ile Türk Dünyası'nın...
Enerji hatları ile ticaret koridorlarının...
NATO ile bölgesel diplomasi girişimlerinin ortak kesişim noktasında bulunan başka bir ülke neredeyse yoktur.
Bu nedenle Ankara'nın önündeki asırlık asıl fırsat, yalnızca güçlü bir askerî aktör olmak değildir.
Asıl mesele içeride toplumsal bütünleşmesini hukuk ve ekonomik refahla tahkim etmiş; güvenlik, enerji, lojistik, diplomasi, yüksek teknoloji ve ekonomik iş birliğini aynı stratejik vizyon içinde buluşturabilen rol modeli bir merkez ülke olabilmek potansiyelini taşımasıdır.
İşte bu noktada "Ankara Yüzyılı" ifadesi bir şehir övgüsü değil, yeni bir medeniyet ve yüksek devlet kapasitesini hayal etmenin metaforu olarak okunmalıdır.
Çünkü mesele, Ankara'nın büyümesi değil; Ankara'nın temsil ettiği stratejik düşüncenin küresel ölçekte insanlığın ihtiyacı olan yeni değerler, ilkeler ve normlar üretebilmesidir.
Belki de Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye'nin önündeki en büyük hedef, çevresindeki krizlerin tarafı olmak değil; önce yurdumuzda toplumsal mutabakatı, sonra farklı coğrafyalar arasında güven inşa eden, denge kuran ve istikrar üreten rol modeli haline gelecek merkez ülke kimliğini güçlendirmektir.
Eğer dünya gerçekten bölgesel güvenlik ağları, yeni ticaret koridorları ve çok katmanlı diplomasi üzerinden yeniden şekilleniyorsa, Ankara'nın gelecekteki rolü yalnızca Türkiye'nin başkenti olmakla sınırlı kalmayabilir.
Belki de 21. yüzyılın yeni jeopolitik dili, "merkezî güç"ten çok "merkez ülke" kavramı üzerinden okunacaktır.
İşte o zaman sorulacak asıl soru şu olacaktır:
Türkiye, jeopolitiğin sunduğu bu tarihî fırsatı, AKIL, BİLİM, HUKUK ve DEMOKRASİYLE uzun vadeli bir devlet vizyonuna dönüştürebilecek mi?
İşte "Ankara veya Türkiye Yüzyılı" tartışmasının gerçek anlamı da burada başlamaktadır.
NATO Ankara Zirvesi vesilesiyle, yukarıdaki tartışmayı bir sonraki yazıya bırakarak, iktidar ve muhalefetin entelektüel kapasitesinin tam olduğu varsayımıyla(!) temenni veya hayallerimi yazmak istedim...
Keşke yazıda kullandığım; "varsayım, temenni, hayal" kavramlarına hiç ihtiyaç duymasaydım.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü