Anlam üretme kapasitesi

Belki de insanı diğer varlıklardan ayıran temel özellik, varlığını yalnızca sürdürmekle yetinmemesi; ona bir anlam kazandırma çabasıdır.

Abone Ol

Hayatın insana öğrettiği en kıymetli hakikatin “anlam” olduğunu düşünüyorum. Belki de insanı diğer varlıklardan ayıran temel özellik, varlığını yalnızca sürdürmekle yetinmemesi; ona bir anlam kazandırma çabasıdır. Çünkü varoluş, ilk bakışta insana kendisini anlamdan yoksun, geçici ve kırılgan bir gerçeklik olarak sunar. İnsan ise bu sessizliğe razı olmaz; sürekli olarak ona bir mana yüklemeye çalışır.

Çocukluğumuzu geçirdiğimiz mekânların artık yerinde olmaması, hayatımızı şekillendiren insanların zamanla yokluğa karışması ve onların yerini başkalarının alması, varlığın süreksizliğini gözler önüne serer. Zaman, her şeyi dönüştüren görünmez bir güç olarak yalnızca maddi dünyayı değil, düşüncelerimizi, inançlarımızı ve gerçeklik algımızı da değiştirir. Bir zamanlar mutlak kabul ettiğimiz hakikatler, başka bir zamanın sıradan yanılgıları hâline gelebilir. Bu nedenle insanın ulaştığını düşündüğü her kesinlik, aslında geçici bir uğrak olmaktan öteye gidemez.

Ancak tam da bu geçicilik, anlamın imkânını doğurur. Eğer her şey değişiyorsa, insanın görevi değişime direnmek değil, onun içindeki manayı keşfetmektir. Varlığımızın gayesini sorguladığımızda karşımıza çıkan en temel gerçeklik değişimdir; fakat değişimin kendisi de kör ve amaçsız değildir. İnsan bilinci, değişimin içinden anlam üretir ve böylece varoluşunu yalnızca biyolojik bir süreç olmaktan çıkarıp ontolojik bir değere dönüştürür.

Bugün sahip olduğumuz anlamların çoğu, dünün anlamsızlıklarından doğmuştur. Bir zamanlar boşluk olarak gördüğümüz şeyler, sonradan hayatımızın merkezine yerleşebilir. Bu yüzden insanın olgunluğu, ulaştığı cevaplarda değil; anlamın sürekli yeniden üretildiğini kabul edebilmesinde yatar. Hakikat, çoğu zaman sabit bir sonuç değil, kesintisiz bir arayıştır.

İnsan anlam ürettiği ölçüde vardır. Çünkü anlam, varlığın kendisini aşma çabasıdır. Aksi hâlde insan, yalnızca zaman ve mekân içerisinde yer kaplayan bir nesneye dönüşür. Varlık ile yaşamak arasında fark vardır; her yaşayan gerçekten var olmaz. Var olmak, dünyada bir iz bırakmak, bir değer üretmek ve kendisinden sonra da yaşamaya devam edecek bir mana kurabilmektir.

Bu nedenle tarih boyunca hatırlanan insanlar, kendi çağlarının en güçlüleri ya da en görünür olanları değildir. Çoğu zaman yaşadıkları dönemde anlaşılmamış, dışlanmış veya önemsiz görülmüşlerdir. Fakat onlar, çağlarının ötesine taşan anlamlar üretebildikleri için zamanın yıkıcılığına direnebilmişlerdir. Büyük aşklar, kahramanlıklar, keşifler ve icatlar da aynı sebeple unutulmazdır. Onları ölümsüz kılan şey, maddi varlıkları değil; insanlığın ortak hafızasına kattıkları anlamdır.

Belki de insanın trajedisi, faniliğini bilmesidir; fakat büyüklüğü de tam burada ortaya çıkar. Çünkü sonlu olduğunu bilen tek varlık olarak, sonsuza ulaşamayacağını bildiği hâlde anlam üretmeye devam eder. Ve belki de hayatın gerçek değeri, ulaşılan anlamlarda değil; anlamsızlığa rağmen sürdürülen bu anlam arayışının kendisinde saklıdır. İnsan, varlığına yüklediği mana kadar vardır; zamanı ve mekânı dönüştürebildiği ölçüde yaşar.

Kısaca, değişim ve fanilik içinde insanı değerli kılan şey, anlam üretme kapasitesidir.