CHP-AKP
ASIRLIK HESAPLAŞMA MI,
SOSYOLOJİK DÖNÜŞÜM MÜ?
Türkiye'nin son yüz yıllık siyasi tarihi çoğu zaman partiler, liderler ve seçimler üzerinden okunmaktadır. Oysa daha derine indiğimizde karşımıza çıkan asıl hikâye, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin sürekli yeniden tanımlanmasıdır.
Cumhuriyet'in kuruluşu, Osmanlı'nın son dönemlerinde başlayan modernleşme arayışlarının siyasal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yeni rejim, dönemin şartları içerisinde devleti ayakta tutabilmek için güçlü bir merkez inşa etmeyi hedeflemiştir. Bu merkez; askerî, bürokratik ve aydın öncülüğünde şekillenmiş, toplumu dönüştürmeyi amaçlayan bir modernleşme projesine dayanmıştır.
Cumhuriyet'in ilk döneminde temel sorun devletin kurulmasıydı. Sonraki dönemlerde ise devletin hangi toplumsal kesimler tarafından temsil edileceği sorusu belirleyici hâle geldi.
1950 seçimleriyle başlayan süreç, yalnızca bir iktidar değişimi değil, çevrede bulunan geniş toplumsal kesimlerin siyasal sistem içerisinde görünür hâle gelmesiydi. Demokrat Parti ile başlayan, Adalet Partisi ile devam eden, ANAP ile yeni bir boyut kazanan ve nihayet AK Parti döneminde kurumsallaşan süreç; esas itibarıyla Türkiye'nin sosyolojik merkezinin genişlemesidir.
Bu nedenle son yarım asırlık siyasi mücadeleyi yalnızca muhafazakârların yükselişi veya laik kesimlerin gerileyişi olarak okumak eksik kalmaktadır. Gerçekte yaşanan şey, T.C. devletinin temsil ettiği sosyolojik tabanın giderek genişlemesidir.
Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde merkezin dışında kalan Anadolu'nun muhafazakârları, taşra girişimcileri, dindar orta sınıfları ve farklı toplumsal kesimleri zamanla sistemin asli aktörleri hâline gelmiştir.
Bu dönüşüm başlı başına bir sosyolojik devrimdir.
Ancak tarihin bütün büyük dönüşümlerinde olduğu gibi, devrimlerin en zor aşaması iktidara yürümek değil, meşruiyeti genişleterek iktidarı yönetmektir.
Bugün Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu temel mesele de budur.
Çevreden merkeze yürüyen toplumsal kesimler artık merkezin kendisidir.
Dün vesayet eleştirisi yapanlar bugün kurumsal güce dayalı yeni vesayetin sahibidir.
Dün rejimden temsil talep edenler, bugün yeni demokratik temsil taleplerini tehdit sayan konumdadırlar.
Dün statü eşitsizliğinden şikâyet edenler bugün sadakate dayalı statü mekanizmalarını yönetmektedirler.
Bu nedenle Türkiye'nin yeni sorusu şudur:
Yeni merkez, eski merkezin hatalarını tekrar etmeden yeni bir meşruiyet üretebilecek midir?
Son yıllarda yaşanan gerilimlerin önemli bölümü bu sorunun etrafında şekillenmektedir.
Özellikle 2016 sonrasında güvenlik kaygılarının artması, devlet kapasitesinin merkezileşmesi ve siyasal alanın giderek daraltılması, yeni merkezin kendi statükosunu üretmeye başladığı yönündeki eleştirileri güçlendirmiştir.
Tarihsel açıdan bakıldığında bu durum şaşırtıcı değildir.
Çünkü her iktidar zamanla kendisini korumaya yönelir.
Her merkez kendi statüko reflekslerini üretir.
Her statüko kendi devamlılığını sağlamaya çalışır.
Türkiye'nin bugün yaşadığı sancıların önemli bölümü de bu döngünün sonucudur.
Ancak hikâyenin diğer tarafı da en az bunun kadar önemlidir.
Cumhuriyet tarihi boyunca devletin asli sahibi olduğu varsayımıyla hareket eden "eski merkez" de toplumsal dönüşüm karşısında uzun süre direnmiş, değişen Türkiye'yi anlamakta zorlanmıştır.
Özellikle son yıllarda CHP'nin geçirdiği sosyolojik dönüşüm, değişen Türkiye'yi anlamak açıdan dikkat çekici çabalara işaret etmektedir.
Cumhuriyet'in kurucu hafızasını temsil eden bir partinin; farklı kimliklere, farklı yaşam tarzlarına ve farklı toplumsal aidiyetlere ulaşmaya çalışması aslında yeni ve olumlu bir sosyolojik uyum arayışıdır.
Bu arayışın en dikkat çekici yönü, uzun yıllar boyunca Türkiye siyasetini belirleyen ideolojik sınırların aşılabilmiş olmasıdır.
Bu durumun sembolik karşılıklarından biri, 2023 seçimlerinde Türkiye'nin "geleneksel siyasi kodlarının" dışında görülen bir lider profilinin toplumun yaklaşık yarısının desteğini alabilmesidir.
Bu sonuç aynı zamanda bölge coğrafyasında Türkiye'nin istisnai bir sosyolojiye sahip olduğunun çok önemli göstergesidir.
İşte bu sebeple 2023 seçimleri yalnızca bir seçimin aritmetik sonucu değildir.
Bu, Cumhuriyet'in toplumsallaşmasının çok önemli yeni bir aşaması, rejimin sosyolojik tahkimatında büyük bir adımdır.
2019 ve 2024 yerel seçimleri de öncesinde başlanılan benzer sosyolojik uyum adımlarıyla okunmalıdır.
Bu seçimler yalnızca belediye başkanlarının değişimi değil, üstenci rejim muhafızlığının ötesinde farklı toplumsal kümelerin birbirleriyle temas kurabilme kapasitesinin arttığını gösteren işaretlerdir.
Bu sebep ve gerekçelerle mutlak butlan mağduru CHP parti içi çekişmelerden bağımsız olarak tarihi bir sınavla karşı karşıyadır. Cumhuriyetin II. Yüzyılında Türkiye'nin yeni sosyolojisine uyum gösterme çabalarını devam mı ettirecek, yoksa; "kurtuluşun, kuruluşun partisi, cumhuriyet değerlerinin koruyucusu" olma söylemlerini devam ettirecek siyasi aktör ve kadroları ön plana çıkararak nostaljik siyasete geri mi dönecek?
Parti içi çekişmeler vesilesiyle her iki farklı bakışı temsil eden aktörlerin kamuoyunda görünür olması da, bu tercihlere konu mücadelenin devam edeceğini göstermektedir.
Dolayısıyla bugün Türkiye'nin önündeki temel mesele iktidar ile muhalefet arasındaki siyasi mücadele değildir.
Asıl mesele, eski merkezin kaybettiği ayrıcalıkları geri alma arayışı ile yeni merkezin elde ettiği kazanımları koruma refleksi arasındaki gerilimin ülkenin geleceğini rehin alıp almayacağıdır.
Çünkü her iki taraf da kendi tarihsel travmalarının etkisi altında hareket etmektedir.
Eski merkez geçmişin kayıplarını telafi etmeye çalışırken, yeni merkez geçmişte yaşadığı dışlanmışlıkların tekrarından korkmaktadır.
Bu psikoloji, siyaseti sürekli bir varoluş mücadelesine dönüştürmektedir.
Oysa Türkiye'nin önünde tarihsel ölçekte çok daha büyük bir gündem bulunmaktadır.
Dünya yeni bir jeopolitik kırılma dönemine girmiştir.
Enerji hatları yeniden şekillenmektedir.
Tedarik zincirleri değişmektedir.
Yapay zekâ ve yüksek teknoloji ekonomileri küresel güç dengelerini yeniden belirlemektedir.
Türkiye ise coğrafi konumu, üretim kapasitesi, genç nüfusu ve devlet geleneği sayesinde bu dönüşümden önemli fırsatlar elde edebilecek ülkelerden biridir.
Ancak bu fırsatların değerlendirilebilmesi için önce iç siyasetin kronik kutuplaşma döngüsünün aşılması gerekmektedir.
Çünkü toplumların yükseliş dönemleri, farklı kesimlerin birbirini tasfiye etmeye çalıştığı dönemlerde değil; ortak gelecek fikri üretebildikleri dönemlerde ortaya çıkar.
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye'nin ihtiyacı olan şey yeni bir kurtuluş savaşı değil, yeni bir toplumsal uzlaşmadır.
Yeni bir rejim değil, yeni bir meşruiyet üretimidir.
Yeni bir kutuplaşma değil, yeni bir toplumsal kapsayıcılıktır.
Gerçek sosyolojik devrim, bir kesimin diğerine üstünlük kurması değil; farklı toplumsal kesimlerin aynı devlet, aynı gelecek fikri etrafında rasyonel politikalarla buluşabilmesi ve demokratik sivil siyasetle yarışabilmesidir.
Türkiye'nin önündeki en büyük sınav da budur.
Belki de Cumhuriyet'in ikinci yüzyılını belirleyecek asıl mesele, eski merkezin mi yoksa yeni merkezin mi kazanacağı değil; Türkiye'nin kendi iç barışını koruyarak büyük dönüşüm çağını fırsata çevirip çeviremeyeceğidir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü