Avrupa’da Kültürel Değerlerimizin Yaşatılması Ve Sanatçılar

Abone Ol

Geçen yüzyılın ikinci yarısında, bir iş gücü göçü çerçevesinde Avrupa’ya gelen Türkler, var olmak mücadelelerini her alanda devam ettiriyorlar. Aradan geçen yarım asırlık bir göçmenlik tecrübesiyle, ‘Avrupa Türkleri kimliği’ni beslemek ve güçlü kılmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu çerçevede, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen kültürel değerlerimiz Avrupa’da yaşatılıyor ve yeni nesillere de aktarılıyor.

Geleneksel el sanatlarımızın, Avrupa’da en çok bilinen veya öne çıkan iki örneği, hiç şüphesiz ‘hat’ ve ‘ebru’ sanatıdır. Türklerin dünya görüşünü ve estetik anlayışını yansıtan bu sanat dalları, hem Türk kuruluşlarının organize ettikleri kurslar ve sergiler hem de bireysel çabalarla yapılan etkinliklerle yaşatılmaya devam ediyor. Avrupa’daki Türkler arasında, bu sanat türlerine ek olarak, insanımız tarafından pek bilinmese de, icra edilen bir sanat dalı da ‘filografidir.

Filografi sanatında, gözümüze ilk çarpan malzeme çividir. Çivi, filografinin ana malzemesi olduğu için, filografi çivi sanatı olarak da biliniyor. Motif veya desenlerin kağıt üzerine aktarılarak, bir ahşap üzerine sabitlenip, çivilerin çakılması ve ipliklerle örülmesi, filografi sanatı olarak tanımlanıyor.

Filografi sanatında dikkat çeken en önemli özelliklerden bir tanesi, hat sanatı üzerinde yapılan çalışmalardır. Örneğin, ‘Vav’ veya ‘Elif’ hat çalışması üzerine yapılan filografi hemen dikkatinizi çekiyor. Büyük bir sabır ve azim ile, yüzlerce veya binlerce çivi, tek tek çakılıyor. Çivilere geçirilen ve ilmek ilmek işlenen iplikler, rengârenk filografi sanatının olmazsa olmazları arasında yer alıyor.

İşte, böyle sabır ve bir o kadar da özen ve dikkat isteyen filografi sanatı, Amsterdam doğumlu Türk sanatçı Kezban Arslan tarafından icra ediliyor. Filografi sanatını tamamen kendi imkanlarıyla yaşatan ve genç nesiller arasında tanıtan sanatçı, Amsterdam’da, geçtiğimiz hafta ikinci kişisel sergisini açtı. Sergide, 80’i aşan filografi çalışmasını sanatseverlerin beğenisine sundu.

Amsterdam’daki filografi sergisinin açılışına, ilk serginin açılışında yaşanan izdihamdan dolayı, geç gittim. Salona vardığımda, hem protokol seremonisi bitmişti, hem de katılımcıların bir çoğu ayrılmıştı. Sakin, sakin sergiyi gezdim. Her eserin önünde durarak, anlamını kavramayı ve her biriyle ünsiyet kurmayı denedim. İzin alarak, bir çoğunun fotoğrafını da çektim.  

Sergide yer alan eserlerin hemen hemen hepsinde, Avrupa’da zenginleşerek devam ettirdiğimiz kimliğimizin tezahürlerini gördüm. Sergideki eserlerin önemli bir bölümü, Türkistan’dan Anadolu’ya getirdiğimiz değerlerimizin sembolleri ve fotoğraflarından oluşmaktaydı. Bunlara ek olarak, içinde yaşadığımız ülkeye ait çalışmalar da sergide yerini almıştı.

Bir kaç örnek vermemiz gerekirse:

Ebru ve hat sanatının olmazsa olmazları arasında yer alan ‘Vav’ harfi, filografinin de olmazları arasında adeta. Sergide, çok net olarak dikkatimi çeken, Vav harfi çalışması karşısına geldiğimde, hafızamda hemen farklı yorumlar canlandı. Şöyle ki, camilerimizi süsleyen Vav, bir taraftan da ana karnında çocuğun aldığı şekli simgeler. Diğer taraftan da, özellikle tasavvufta vahdetin sembolü olarak görülür.

‘Vav gibi olmak’, ‘kul olmak’, ‘secdeye kapanmak’ ve ‘mütevazi olmak’, insanlarımız arasında sık sık söylenen sözler arasındadır.

‘Elif’ harfi filografi çalışması, bazen tek olarak resmediliyor, bazen de Vav ile birleşik resmediliyor. Her iki halde de, üzerinde uzun uzun düşünmemizi beraberinde getiriyor. Elif, iki yanının süslenmesiyle ortada o kadar heybetli duruyor ki, ‘Elif gibi dimdik olmak’ sözü bu olsa gerek. Aynı zamanda, Elif, tek demek, yani yaratanın sembolü, eşi ve benzeri olmayan, demektir.

Öyle ki, büyüleyici renkleriyle, yan yana duran ‘Elif’ ve ‘Vav’ çalışmalarını fotoğraflamaya çalıştığım bir anda, içimden bir ses, bana, ‘Bu dünyaya vav şeklinde yani secde ederek gelirsin. Biraz büyürsün, ayağa kalkarsın, dik durursun, belki de gururlanırsın, ama ölüm sırasında yani son yolculuğa yine mütevazi olarak, secde ederek gidersin’ diyordu. Oysa ben, Elif’in altın renkli, Vav’ın ise mavi renkli iplerle süslenmiş albenilerine dalmış gitmiştim.

Biraz ilerleyince, ‘Hilye-i Şerif’ ve ‘Osmanlı Arması’ çalışmalarının önüne geldim. Şanlı Peygamberimiz ve ecdadımız zihnimde canlandı. Yani, “nûrun alâ nûr”. Efendimizi anlatmada kelimeler yeterli olabilir mi? Bu mümkün mü?… Üzerinde otuz ayrı sembol bulunan, Osmanlı Armasını nasıl anlatacağız. Saatlerce bakıp, her bir sembol üzerinde ayrı ayrı düşünmekten başka ne yapılabilir ki.

Sırada ‘Elhamdulillah’ çalışması yer alıyor. ‘Hamd, ancak Alemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Allah’a mahsustur’ diyor. Elbette, O, ahiret gününün sahibidir. Koyu yeşil üzerine oturtulmuş altın renkli ‘Elhamdulillah’ çalışması, insanı o kadar büyülüyor ki, bu çalışma, Allah’tan başka yaratıcının olmadığını anlatıyor. Bakmaktan gözünüzü alamıyorsunuz.

Serginin muhtelif yerlerinde serpiştirilmiş birbirinden güzel ‘Laleler’, bilmem ki, nasıl anlatılır. Daha doğrusu, hakkıyla anlatılabilir mi laleler?

Tarihin akışı içinde, Türklerle aynı kaderi paylaşmış, Türkleri anlatan ve Türklerin dünyaya bir armağanı olan laleler, üç beş cümleyle nasıl ifade edilebilir ki?

Lale, Türklerle birlikte, Türkistan bozkırlarından, Pamir dağlarından Anadolu’ya göç eden, oradan da Avrupa’ya ve özelde Hollanda’ya, yüzyıllar önce gelen, 6 yapraklı bir çiçektir. Kültürümüzde baharın müjdecisi olan lale, aynı zamanda hayat ve bereketin de sembolüdür. Lale, Türkiye ve Hollanda arasındaki tarihsel ilişkinin de ifadesidir.

Kırmızı, lacivert ve siyah renklerin kullanıldığı, Hollanda Kralı Willem Alexander ile eşi  Kraliçe Maxima’nın büyük boy filografi çalışması da, serginin en dikkat çeken çalışmaları arasında yerini almış.

Tarihte kurduğumuz on altı Türk devletini temsil eden özel bir çalışma, Türkiye haritası, Türk dünyası ve akraba toplulukları anlatan çalışmalar, kullanılan canlı turkuaz renkleri, Hz. Pir Mevlana Celaleddin Rumi, Fatih Sultan Mehmet Han, Semazen, Neyzen ve diğer bir çok çalışma, sanatçı tarafından özenle seçilmiş. Hiç şüphesiz, sergide yer alan her çalışma ayrı bir yazıyı hak ediyor.

Sözün özü, sergide, sanat severlere sunulan, Türk İslam kültürel değerleri ve içinde yaşadığımız ülkeye ait filografi çalışmaları, bize, Avrupa’da şekillenen Türk kimliğini anlatmaktadır. Buna göre, Avrupa Türk kimliğini, Türkistan-Anadolu değerleri ve içinde yaşadığımız ülke değerleri ve gelişmeler beslemektedir. Bu yeni kimliğimiz, öncelikle içinde yaşadığımız ülkeler ve Türkiye başta olmak üzere, geçmişte tarih, kültür, kader ve coğrafya birlikteliğimiz olan millet ve topluluklar için de sorumluluk duyduğumuzu ortaya koymaktadır. Bunun en somut örneğini, Amsterdamlı filografi sanatçısı Kezban Arslan’nın ikinci defa açtığı sergide görebilmekteyiz. Avrupa’da kültürel değerlerimizin yaşatılması ve tanıtılmasında, sanatçılarımızın tartışma götürmez bir yeri ve sorumluluğu vardır.

Veyis GÜNGÖR