Öne Çıkanlar adıyaman Ahmet Aydın TEK GAYEMİZ MİLLETİMİZE HİZMET Ahmet Aydın Gazeteciler Gününü Kutladı ak parti adıyaman il kongresi Selçuk Özdağa Saldırı Kınandı sanko

Araştırmacı-Yazar Ramazan Topraklı  ‘O Resimdeki Sultan Abdülaziz Değil’

Ramazan Topraklı 2005 yılında yayınlanan  Hatıra-i  Uhuvvet:  Portre  Fotoğraflarının  Cazibesi  18461950  adlı  Bahattin  Öztuncay'a  ait  kitapta,  Sultan  Abdülaziz’e  ait  olduğu  söylenen;  iki  zabit  arasında  ve sarıklı,  şalvarlı  resmin  (fotoğraf), Abdülaziz’e  ait  olamayacağını  ortaya  koydu

Araştırmacı yazar Ramazan Toprak’lı bilimsel makalesinde ‘Bahattin Öztuncay‟a ait söz konusu resim, sultan-ı mahlu‟ Abdülaziz Han Hazretlerine ait değildir. Zabit elbiseli iki kişi arasında çekilmiş sarıklı, şalvarlı adamın, Sultan Abdülaziz‟le bir ilgisi yoktur’ dedi.

İşte Ramazan Topraklı’nın bilimsel makalesi.

SULTAN ABDÜLAZİZ’E AĠT OLDUĞU SÖYLENEN İKİ ZABİT ARASINDAKİ RESİM KİME AİT?

 Ramazan Topraklı

  ll.  Mahmut zamanında,  din âlimi  ve  din  görevlileri  hariç,  devlet  hizmetinde  yer  alacak  mülkî  idare  elemanları  için  Avrupaî  bir  kıyafet  olarak  ceket,  pantolon  ve  fes  kabul  edildi.  Bu tarihten itibaren İkinci Mahmut,  çocuk ve torunları yeni kıyafeti kullanmış olup,  sarık ve şalvar giymiş olmaları düşünülemez. 

 Abdülaziz,  Hal‟  edildiği Salı sabahından canına kıydığı  Pazar  saat  10,30‟a  kadar  Dolmabahçe, Topkapı  ve  Fer‟iyye  saraylarında  kaldığı  beş  gün  zarfında  yanında  annesi,  kadın  efendiler,  kalfalar, cariye  ve  mabeynciler  olmak  üzere  kalabalık  bir  saray  halkı  bulunmuştur.  Bu  beş  gün  içinde  yaşanan olaylar,  Mabeynci  Fahri  Bey,  Süleyman  Paşa  ve  daha  birçok  kişice  kaleme  alınmış  olup,  böyle  bir  resim çekilme  sahnesi  olmamıştır.  Ayrıca  söz  konusu  resmi  çektiği  söylenen  Vasilaki  Kargopulo,  Abdülaziz‟in intiharından  asgarî  on  ay  20  gün  sonra  II.  Abdülhamit  tarafından  saray  fotoğrafçısı  yapılmıştır

. Anahtar  Kelimeler:  İbretnümâ,  Hiss-i İnkılâb,  Sultan  Aziz, Darbe  ve  Muamma,  Hatıra-i Uhuvvet Giriş Yayıncı,  internet  sayfasında;  “bu  fotoğrafı  ne  Mustafa  Kemal,  ne  İsmet  İnönü,  ne  de  Şanlıurfa'nın Bıçakçılar  Mahallesi'nde  sobadan  sızan  gazdan  zehirlenerek  2004'te  ölen  Kazancı  Bedih  ve  eşi  Fatma Yoluk  gördü.  Çünkü  fotoğraf  ilk  olarak  2005  yılında  Bahattin  Öztuncay'ın  Hatıra-i  Uhuvvet:  Portre  Fotoğraflarının  Cazibesi  1846-1950  adlı  kitabının  124.  sayfasında  yayımlandı  da  ondan.  Fotoğrafı  çeken  kişi, Osmanlı  fotoğrafçılığının  en  ünlü  isimlerinden  Vasilaki  Bey.  Yok,  Kemençeci  Vasilaki  değil,  sonradan sarayın  resmi  fotoğrafçısı  da  olacak  olan  Vasilaki,  Vasilaki  Kargopulo”  diyerek  kitabı  ve  resmi,  milletin nazarı  dikkatini  celbedecek  şekilde  tanıtırlar. Yapılan  şey  popüler  tarihçiliktir 1 .  Yoksa  resmin  gerçek  olup  olmaması  pek  mühim  değildir.  Söz  konusu  resimle  ilgisi  olmadığı  hâlde,  sırf ünlü  oldukları  için  Atatürk, İsmet  Paşa  ve  Kazancı  Bedih  gibi  isimler  kullanılır.  Abdülaziz‟in  kendi  canına  kıymasından  tam  on  ay  yirmi  gün  sonra,  “24  Nisan  1877  tarihinde  başlayan  Osmanlı-Rus  Savaşı‟nda  azledilen  Abdullah  Biraderler  yerine,  Vasilaki  Kargopoulo “Fotoğrafi-i  Hazreti  Şehriyârî”  unvanını  almıştır”  (Komisyon,  2007:  16). Benzer  şekilde  Faruk  Yılmaz  ve  İz  Yayıncılık,  2011‟de  yayınladıkları  Süleyman  Hüsnü  Paşa  (18381892)‟ya  ait  1910‟da  yayınlanan  Hiss-i  İnkılâb  adlı  kitabın  ön  kapağına  2005‟de  yayınlanan  söz  konusu resmi koymakta  bir  beis  görmez ve  kitabın  adını  da  Darbe  ve  Muamma  olarak  değiştirirler. Yine  aynı  şekilde,  Millî  Saraylar  Daire  Başkanlığı,  2011‟de  yayınladığı;  ilk  defa  1949‟da  yayınlanan Halûk  Yusuf  Şehsuvaroğlu  (1912-1963)‟na  ait  Sultan  Aziz; Hayatı-  Hal’i-  Ölümü  adlı  kitabın  içine  iki  zabit arasındaki  bu  resmi eklerler,  eklerler diyorum,  çünkü  resmin  kitapla  hiçbir  ilgisi  yoktur. Askerî  hâkim,  öğretmen  ve  müzeci  Şehsuvaroğlu‟nun  kıymetli  eserine  Millî  Saraylar  Daire  Başkanı Yasin  Yıldız,  Yayın  Kurulu  Fahrettin  Gün,  Dr.  Kemal  Kahraman,  İhsan  Kocaman,  Dr.  Halil  İbrahim Erbay,  Güller  Karahüseyin,  Dr.  Jale  Beşkonaklı,  Şule  Gürbüz  ve  Serpil  Dede  gibi  kalabalık  bir  heyetçe hazırlanan  esere;  bu  resim  niye  eklenir?  Resmin  altına  da  “Sultan  Abdülaziz  tahttan  indirildikten  sonra, arkasında  lâubali  şekilde  poz veren  saray  görevlileri  Mustafa  ve  Salih  Bey‟lerle”  açıklaması  niye  yapılır?

 1Tarihçi Bilal  Sürgeç,  Popüler  Tarih  için,  “hiçbir  belgeye  dayanmayan,  yazıldığı  günün şartlarıyla geçmişi yargılayan, okuyucuyu  yönlendirmek isteyen  ve ticarî  amaç  güden  tarihtir”  tarifini yapar.

 1 Şehsuvaroğlu, “Abdülaziz‟in, son zamanlarda saray mensuplarının, başta Mahmud Nedim Paşa olmak üzere vükelânın tabasbusları, idaresizlikleri yüzünden çok mütekebbir, halkı hiçe sayar bir hâl aldığını” söyler. Halkın, Abdülaziz‟in idaresinden hoşnut olmadığını ve Abdülaziz‟in son günlerini öldürülme korkusuyla geçirdiğini ve sonunda da intihar ettiğini yazar (Bkz. Şehsuvaroğlu, 2011). Hal‟ sabahı Dolmabahçe‟yi kuşatan Süleyman Hüsnü Paşa, “6 Ekim 1875, tenzil-i fâiz kararı ile yaşanan malî iflâs ve bunun resmen ilânı” ile bir taht değişikliğinin zaruretine inanmıştı. Nitekim Abdülaziz‟in hal„ine istibdat usulünün ilgası şartıyla razı olmuştu” (Beydilli, 2010: 89-92). O, Abdülaziz‟i Topkapı sarayına götürmek için Cevher Ağa‟ya, “Evlâd ü iyalinden kaç kişi isterlerse hemen beraberlerine alarak teşrîf etsinler. Korkmasınlar ve hayatlarından emin olsunlar, tehlikeden masundurlar. Onların kıllarına gelecek hata için yine bu asker başını koymuştur. Çünkü şahıslara suikast yoktur ve bu hareket bir garaza müstenid değildir, selâmet-i millet arzusundan ileri gelmiştir” (Şehsuvaroğlu, 2011: 103) diyerek, ortalığı yatıştırır. Sultan Abdülaziz’in Kıyafeti Hakkında Sultan Abdülaziz‟in atası II. Mahmud, Abdülaziz‟in hal‟inden yıllar önce “din âlimi ve din görevlileri hariç, devlet hizmetinde yer alacak mülkî idare elemanları için Avrupaî bir kıyafet olarak ceket, pantolon ve fes giyilmesi kabul ederek geleneksel kıyafetlerden vazgeçti” (Beydilli, 2003: 352-357). “Örnek alınan Avrupa‟nın dışında kalan başka bir medeniyet ve kültür dünyasına mensup olan milletler gibi -meselâ Büyük Petro devri Rusya‟sında olduğu üzere- reformların ilk izlenimde geniş halk kitleleri üzerinde psikolojik etki sağlayan şeklî tedbirlere II. Mahmud da başvurdu. Kendisinin kılık kıyafetle ilgili düzenlemeleri bu anlamdadır”. Bıyıkların ve sakalların uzunluğuna bile karar verilmiştir.

 “Askerler için benimsenen ve III. Selim zamanından beri bilinen üniformanın kabulünün ise askerî anlamda görülen çağdaş hizmet ve alınan silâhlı eğitimle ilgili teknik bir zorunluluk olduğu açıktır. Avrupaî kıyafeti içinde Rus çarı, Avusturya imparatoru veya Prusya kralından görünüş itibariyle başındaki fes istisna edilirse artık hiçbir farkı kalmayan, resimlerini devlet dairelerine, yurt dışındaki elçiliklerine astıran ve mehter müziği yerine acemice çalınan opera parçalarının bozuk tonlarıyla cuma selâmlıklarında dehşet saçan II. Mahmud‟a, Petro‟ya “deli” diyen halkı gibi, “gâvur padişah” denilmiş olması, milletlerin mukadderatını değiştiren büyük müceddidlerin ortak kaderi olsa gerektir” (Beydilli, 2003: 352-357) şeklindeki ifadelerle Sultan II. Mahmud‟un büyük müceddid olduğu söylenir ve övülür.

 Yeni kıyafetin kabulüyle, Sultan II. Mahmud, Sultan Mecid ve Sultan Abdülaziz‟in kıyafetleri fes, ceket (sako) ve pantolon olmuştur.

 İbretnümâ ve Şehsuvaroğlu‟na göre son beş günde Abdülaziz‟in hiç yalnız kalmadığı görülür ve O‟na herkesin içinde zorla sarık ve şalvar giydirilmesi de mümkün değildir. Mabeynci Fahri Bey‟in ifadesine göre “Abdülaziz giyinerek, palasını sako‟sunun altında olduğu halde boynuna astı ve Yusuf İzzeddin Efendi hazretlerini yanlarına alarak (…) dört çifte kayığa binerek Başmabeynci Mehmet Beyi ve beni dahi kayığa alarak (…) ziyade yağmur yağdığından (…) etrafında muhafazaya memur felikalar olduğu halde Topkapı sarayının iskelesine yanaştık” (Baykal, 1968: 4). “(…) Cuma günü ale‟s-seher Efendimiz arabaya binip Yaldızlı kapıya inerek iskelede hazır ve mevcut olan Sultan Murad‟ın veliahtlık zamanında binmiş oldukları beş çifte kayığa binerek Mehmed Bey ile beni ve Sultan Murad‟ın Başmabeyncisini alıp”, Fer‟iyye dairesi iskelesine varırlar (Baykal, 1968: 6). “Pazar günü (…) pala kendilerinde olduğundan “pala için sual ederlerse ne emriniz olur, ne cevap vereyim” dediğimde “Allahallah, ne hakları var istemeğe, pala Sultan Selim‟in palasıdır” dedi. Ben dahi “Siz bilirsiniz” deyip kendi rey‟ine bırakıp odadan çıktığım anda yanında olan Kalfaların biriyle pala‟yı bana gönderip ve ben dahi alırken odadan bana seslenip “al da ver, anın için de bir hakaret görmiyelim” diye buyurdular” (Baykal, 1968: 14). Böylece Pertevniyal ve Abdülaziz‟n izniyle Mabeynci Fahri Bey, pala‟yı, Pazar sabahı sarayın bodrum penceresinden Karakol‟da görevli askere verir ve Binbaşı İzzet Bey‟in isteği yerine gelir ve saat 10.30 sularında da Abdülaziz kendi canına kıyar (Baykal, 1968: 14, 87). 2 Öğleden bir saat önce (Saat 12.00) 19 Doktor, Abdülaziz‟in na‟şını görmeye gelirler (Uysal, 2015: 347-348). Abdülaziz, bu beş-altı gün içinde hiç yalnız olmadı. Etrafında 300 civarında cariye, kalfa, hazinedar, Başmabeynci Mehmed Bey, Mabeynci Fahri Bey, zaman zaman da V. Murad‟ın Başmabeyncisi oldu. Topkapı sarayında kaldığı sırada Sultan V. Murad‟a onun Başmabeyncisi ile iki kez mektup yazdı. Böyle bir resim olayı olsaydı muhakkak bundan ve V. Murad veya çevresine bahsederdi. Binbaşı İzzet‟in ısrarına rağmen üç pehlivan saraya alınmazken, Kargopulo ve iki zabidin girmesi, ömrü fes, sako ve patolonla geçmiş Abdülaziz‟e bir anlığına zorla sarık, şalvar giydirilerek resminin çekilmesi izah edilemez. Ekte, Yusuf İzzeddin Efendi‟nin 1863‟de çekilmiş bir fotoğrafı ile Abdülaziz‟in 1867‟de yapılmış bir yağlı boya resminde kıyafetlerinin fes, sako ve pantolon olduğu görülmektedir. Öyleyse, Bahattin Öztuncay’ın Ortaya Çıkardığı Resim, Neyin Nesidir? O zaman söz konusu resim Abdülaziz‟e ait değildir. Velevki resmin arka yüzünde, ön yüzünde bile Sultan Abdülaziz yazısı yazmış bulunsun bu resim Abdülaziz‟e ait olamaz ve tarihî hiçbir kıymeti yoktur, olamaz da. Bir ihtimal, Sultan II. Abdülhamid, Yıldız çadır mahkesinde kullanmak ve “bakınız darbeciler, Sultan Abdülaziz‟e ne zulümler yaptılar” diyebilmek için, Vasilaki Kargopula‟ya böyle bir resim çektirmiş veya yaptırmış, sonra da kullanmaktan vazgeçmiş olabilir.

 Abdülaziz‟e benzeyen birini bulmak çok zor değildir. İbretnümâ‟yı okuyan, “Payitaht Abdülhamid” dizisini seyreden birisi, onun ne işler çevirdiğini, nelere kafa yorduğunu düşünür ve her an için Sultan II. Abdülhamid‟ten böyle bir hareketi bekler.  Sonuç Bahattin Öztuncay‟a ait söz konusu resim, sultan-ı mahlu‟ Abdülaziz Han Hazretlerine ait değildir. Zabit elbiseli iki kişi arasında çekilmiş sarıklı, şalvarlı adamın, Sultan Abdülaziz‟le bir ilgisi yoktur.  Haydi diyelim; Bahattin Öztunçay ile Yrd. Doç. Faruk Yılmaz ve İz Yayıncılık, bu fotoğrafı ticarî bir gayeyle çok satmak için ortaya çıkardılar ve kitaplarının ön kapağına koydular; Millî Saraylar Dairesi‟nin böyle bir şeye ihtiyacı olmadığına göre gayesi, tarihi çarpıtmak mıdır? Süleyman Hüsnü Paşa 1892‟de ölür, eseri 1910‟da yayınlanır. Halûk Şehsuvaroğlu eserini 1949‟da yayınlar ve 1963‟de de ölür. Şehruvaroğlu, açık şekilde Abdülaziz‟in intihar ettiğini ve muamma diye bir şey olmadığını belirttiği halde, onun kitabının Üss-i İnkılâb adını, ne hakla Darbe ve Muamma yaparsınız? Ahirete göçmüş müelliflerden izin alınamayacağına göre, hangi hakla bu resim, onların kitabına konulur? Kanundan korkmadınız diyelim, ahirete intikâl etmiş bu kişilere de mi, hiç saygınız yoktur? Çoğunun adının önünde Dr unvanı bulunan yayın kurulunun, söz konusu bu resim ve altındaki açıklamadan haberleri var mıydı? Sultan Abdülaziz‟in atası Sultan II. Mahmud‟un sarığı yasakladığını, bütün resmî dairelerde fes ve pantolonlu resmini taktırdığını bilmiyorlar mıydı? Sultan Abdülaziz atasına rağmen, küstah iki saray görevlisininin (!) hatırı için mi, sarık ve şalvarla poz verdi? Mabeynci Fahri Bey, Abdülaziz‟in hal‟ edilmesini müteakip geçen beş günü hatıralarında kaydeder. Bu beş güz zarfında Abdülaziz, en basit olayı bile onunla ve etrafıyla paylaştığı hâlde bu resim olayından bahsetmez. Her şeyi didik-didik eden yayınlarda da resim olayından bahsedilmez. Bilâhare sarayın fotoğrafçısı olacak biri nerede ve nasıl böyle bir resim çekebilir? Fotoğrafın bilâhare sarayın fotoğrafçısı olacak olan Kargopulo tarafından çekildiği söylenerek, resmin Abdülaziz‟e ait olmadığı açık edilir, ama bu hususa ne Faruk Yılmaz ve İz Yayıncılık, ne de TBMM‟ne bağlı Millî Saraylar Dairesi dikkat eder.  Malûm olduğu üzere İbretnüma, 1968 yılında yayınlandı; o olmasaydı her türlü yalan yanlış haber söylenip yazılabilirdi; artık bundan sonra mümkün değildir. Çünkü İbretnüma her olayı kaydetmiştir. Söz konusu fotoğraf, yalana teşne olanların eline bir koz vermek, Abdülaziz‟in katledildiği iddiasına inanmayan insanımızın beynini bulandırmak istiyen güçlerce piyasaya sürülmüş olmalıdır ve Abdülaziz‟e ait değildir. Ne acıdır ki kurumlarımız, bu güçlerin gayelerine alet olmaktadırlar.

 3 Kaynak ve Tetkik Eserler Baykal, Bekir Sıtkı (1968): İbretnümâ; Mabeynci Fahri Bey’in Hatıraları ve İlgili Bazı Maddeler, Türk Tarih Kurumu-Ankara Beydilli, Kemal (2003): “İkinci Mahmud”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 27. Cilt, s. 352-357  Beydilli, Kemal (2010): “Süleyman Hüsnü Paşa”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 38. Cilt, s. 89-92 Komisyon (2007): 150 Yılın Sessiz Tanıkları, Dolmabahçe Sarayı Fotoğraf Albümleri-İstanbul, TBMM Millî Saraylar Daire Bşk. Yay. Öztuncay, Bahattin (2005): Hatıra-i Uhuvvet (Portre Fotoğrafların Cazibesi: 1846-1950), Aygaz Yayınevi-İstanbul Süleyman Hüsnü Paşa (2011): Darbe ve Muamma; Abdülaziz’in Tahttan İndirilmesi ve Ölümü, Faruk Yılmaz, İz Yay.-İstanbul Şehsuvaroğlu, Halûk Y. (2011): Sultan Aziz; Hayatı-Hal’i-Ölümü, Yayınlayan: TBMM Millî Saraylar Daire Bşk. İstanbul Uysal, M. Ali (2015): Hüseyin Avni Paşa, Türk Tarih Kurumu-Ankara EKLER: İki zabit arasında Abdülaziz (?) (Öztuncay, 2005: 124).       Abdülaziz‟in yağlı boya resmi, 1867 (Şehsuvaroğlu, 2011: 88) Süleyman Hüsnü Paşa (2011)     Y. İzzeddin 1863 (Şehsuvaroğlu, 2011: 57SULTAN

SULTAN ABDÜLAZİZ’E AİT OLDUĞU SÖYLENEN İKİ ZABİT ARASINDAKİ RESİM KİME AİT?

Ramazan Topraklı Özet Makalenin amacı, 2005 yılında yayınlanan Hatıra-i Uhuvvet: Portre Fotoğraflarının Cazibesi 18461950 adlı Bahattin Öztuncay'a ait kitapta, Sultan Abdülaziz‟e ait olduğu söylenen; iki zabit arasında ve sarıklı, şalvarlı resmin (fotoğraf), Abdülaziz‟e ait olamayacağını ortaya koymaya çalışmaktır.  İkinci Mahmud zamanında, din âlimi ve din görevlileri hariç, devlet hizmetinde yer alacak mülkî idare elemanları için Avrupaî bir kıyafet olarak ceket, pantolon ve fes kabul edildi. Bu tarihten itibaren İkinci Mahmud, çocuk ve torunları yeni kıyafeti kullanmış olup, sarık ve şalvar giymiş olmaları düşünülemez.  Abdülaziz, Hal‟ edildiği Salı sabahından canına kıydığı Pazar saat 10,30‟a kadar Dolmabahçe, Topkapı ve Fer‟iyye saraylarında kaldığı beş gün zarfında yanında annesi, kadın efendiler, kalfalar, cariye ve mabeynciler olmak üzere kalabalık bir saray halkı bulunmuştur. Bu beş gün içinde yaşanan olaylar, Mabeynci Fahri Bey, Süleyman Paşa ve daha birçok kişice kaleme alınmış olup, böyle bir resim çekilme sahnesi olmamıştır. Ayrıca söz konusu resmi çektiği söylenen Vasilaki Kargopulo, Abdülaziz‟in intiharından asgarî on ay 20 gün sonra II. Abdülhamit tarafından saray fotoğrafçısı yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: İbretnümâ, Hiss-i İnkılâb, Sultan Aziz, Darbe ve Muamma, Hatıra-i Uhuvvet Giriş Yayıncı, internet sayfasında; “bu fotoğrafı ne Mustafa Kemal, ne İsmet İnönü, ne de Şanlıurfa'nın Bıçakçılar Mahallesi'nde sobadan sızan gazdan zehirlenerek 2004'te ölen Kazancı Bedih ve eşi Fatma Yoluk gördü. Çünkü fotoğraf ilk olarak 2005 yılında Bahattin Öztuncay'ın Hatıra-i Uhuvvet: Portre Fotoğraflarının Cazibesi 1846-1950 adlı kitabının 124. sayfasında yayımlandı da ondan. Fotoğrafı çeken kişi, Osmanlı fotoğrafçılığının en ünlü isimlerinden Vasilaki Bey. Yok, Kemençeci Vasilaki değil, sonradan sarayın resmi fotoğrafçısı da olacak olan Vasilaki, Vasilaki Kargopulo” diyerek kitabı ve resmi, milletin nazarı dikkatini celbedecek şekilde tanıtırlar. Yapılan şey popüler tarihçiliktir 1 . Yoksa resmin gerçek olup olmaması pek mühim değildir. Söz konusu resimle ilgisi olmadığı hâlde, sırf ünlü oldukları için Atatürk, İsmet Paşa ve Kazancı Bedih gibi isimler kullanılır. Abdülaziz‟in kendi canına kıymasından tam on ay yirmi gün sonra, “24 Nisan 1877 tarihinde başlayan Osmanlı-Rus Savaşı‟nda azledilen Abdullah Biraderler yerine, Vasilaki Kargopoulo “Fotoğrafi-i Hazreti Şehriyârî” unvanını almıştır” (Komisyon, 2007: 16). Benzer şekilde Faruk Yılmaz ve İz Yayıncılık, 2011‟de yayınladıkları Süleyman Hüsnü Paşa (18381892)‟ya ait 1910‟da yayınlanan Hiss-i İnkılâb adlı kitabın ön kapağına 2005‟de yayınlanan söz konusu resmi koymakta bir beis görmez ve kitabın adını da Darbe ve Muamma olarak değiştirirler. Yine aynı şekilde, Millî Saraylar Daire Başkanlığı, 2011‟de yayınladığı; ilk defa 1949‟da yayınlanan Halûk Yusuf Şehsuvaroğlu (1912-1963)‟na ait Sultan Aziz; Hayatı- Hal’i- Ölümü adlı kitabın içine iki zabit arasındaki bu resmi eklerler, eklerler diyorum, çünkü resmin kitapla hiçbir ilgisi yoktur. Askerî hâkim, öğretmen ve müzeci Şehsuvaroğlu‟nun kıymetli eserine Millî Saraylar Daire Başkanı Yasin Yıldız, Yayın Kurulu Fahrettin Gün, Dr. Kemal Kahraman, İhsan Kocaman, Dr. Halil İbrahim Erbay, Güller Karahüseyin, Dr. Jale Beşkonaklı, Şule Gürbüz ve Serpil Dede gibi kalabalık bir heyetçe hazırlanan esere; bu resim niye eklenir? Resmin altına da “Sultan Abdülaziz tahttan indirildikten sonra, arkasında lâubali şekilde poz veren saray görevlileri Mustafa ve Salih Bey‟lerle” açıklaması niye yapılır? 1Tarihçi Bilal Sürgeç, Popüler Tarih için, “hiçbir belgeye dayanmayan, yazıldığı günün şartlarıyla geçmişi yargılayan, okuyucuyu yönlendirmek isteyen ve ticarî amaç güden tarihtir” tarifini yapar. 1 Şehsuvaroğlu, “Abdülaziz‟in, son zamanlarda saray mensuplarının, başta Mahmud Nedim Paşa olmak üzere vükelânın tabasbusları, idaresizlikleri yüzünden çok mütekebbir, halkı hiçe sayar bir hâl aldığını” söyler. Halkın, Abdülaziz‟in idaresinden hoşnut olmadığını ve Abdülaziz‟in son günlerini öldürülme korkusuyla geçirdiğini ve sonunda da intihar ettiğini yazar (Bkz. Şehsuvaroğlu, 2011). Hal‟ sabahı Dolmabahçe‟yi kuşatan Süleyman Hüsnü Paşa, “6 Ekim 1875, tenzil-i fâiz kararı ile yaşanan malî iflâs ve bunun resmen ilânı” ile bir taht değişikliğinin zaruretine inanmıştı. Nitekim Abdülaziz‟in hal„ine istibdat usulünün ilgası şartıyla razı olmuştu” (Beydilli, 2010: 89-92). O, Abdülaziz‟i Topkapı sarayına götürmek için Cevher Ağa‟ya, “Evlâd ü iyalinden kaç kişi isterlerse hemen beraberlerine alarak teşrîf etsinler. Korkmasınlar ve hayatlarından emin olsunlar, tehlikeden masundurlar. Onların kıllarına gelecek hata için yine bu asker başını koymuştur. Çünkü şahıslara suikast yoktur ve bu hareket bir garaza müstenid değildir, selâmet-i millet arzusundan ileri gelmiştir” (Şehsuvaroğlu, 2011: 103) diyerek, ortalığı yatıştırır. Sultan Abdülaziz’in Kıyafeti Hakkında Sultan Abdülaziz‟in atası II. Mahmud, Abdülaziz‟in hal‟inden yıllar önce “din âlimi ve din görevlileri hariç, devlet hizmetinde yer alacak mülkî idare elemanları için Avrupaî bir kıyafet olarak ceket, pantolon ve fes giyilmesi kabul ederek geleneksel kıyafetlerden vazgeçti” (Beydilli, 2003: 352-357). “Örnek alınan Avrupa‟nın dışında kalan başka bir medeniyet ve kültür dünyasına mensup olan milletler gibi -meselâ Büyük Petro devri Rusya‟sında olduğu üzere- reformların ilk izlenimde geniş halk kitleleri üzerinde psikolojik etki sağlayan şeklî tedbirlere II. Mahmud da başvurdu. Kendisinin kılık kıyafetle ilgili düzenlemeleri bu anlamdadır”. Bıyıkların ve sakalların uzunluğuna bile karar verilmiştir. “Askerler için benimsenen ve III. Selim zamanından beri bilinen üniformanın kabulünün ise askerî anlamda görülen çağdaş hizmet ve alınan silâhlı eğitimle ilgili teknik bir zorunluluk olduğu açıktır. Avrupaî kıyafeti içinde Rus çarı, Avusturya imparatoru veya Prusya kıralından görünüş itibariyle başındaki fes istisna edilirse artık hiçbir farkı kalmayan, resimlerini devlet dairelerine, yurt dışındaki elçiliklerine astıran ve mehter müziği yerine acemice çalınan opera parçalarının bozuk tonlarıyla cuma selâmlıklarında dehşet saçan II. Mahmud‟a, Petro‟ya “deli” diyen halkı gibi, “gâvur padişah” denilmiş olması, milletlerin mukadderatını değiştiren büyük müceddidlerin ortak kaderi olsa gerektir” (Beydilli, 2003: 352-357) şeklindeki ifadelerle Sultan II. Mahmud‟un büyük müceddid olduğu söylenir ve övülür. Yeni kıyafetin kabulüyle, Sultan II. Mahmud, Sultan Mecid ve Sultan Abdülaziz‟in kıyafetleri fes, ceket (sako) ve pantolon olmuştur. İbretnümâ ve Şehsuvaroğlu‟na göre son beş günde Abdülaziz‟in hiç yalnız kalmadığı görülür ve O‟na herkesin içinde zorla sarık ve şalvar giydirilmesi de mümkün değildir. Mabeynci Fahri Bey‟in ifadesine göre “Abdülaziz giyinerek, palasını sako‟sunun altında olduğu halde boynuna astı ve Yusuf İzzeddin Efendi hazretlerini yanlarına alarak (…) dört çifte kayığa binerek Başmabeynci Mehmet Beyi ve beni dahi kayığa alarak (…) ziyade yağmur yağdığından (…) etrafında muhafazaya memur felikalar olduğu halde Topkapı sarayının iskelesine yanaştık” (Baykal, 1968: 4). “(…) Cuma günü ale‟s-seher Efendimiz arabaya binip Yaldızlı kapıya inerek iskelede hazır ve mevcut olan Sultan Murad‟ın veliahtlık zamanında binmiş oldukları beş çifte kayığa binerek Mehmed Bey ile beni ve Sultan Murad‟ın Başmabeyncisini alıp”, Fer‟iyye dairesi iskelesine varırlar (Baykal, 1968: 6). “Pazar günü (…) pala kendilerinde olduğundan “pala için sual ederlerse ne emriniz olur, ne cevap vereyim” dediğimde “Allahallah, ne hakları var istemeğe, pala Sultan Selim‟in palasıdır” dedi. Ben dahi “Siz bilirsiniz” deyip kendi rey‟ine bırakıp odadan çıktığım anda yanında olan Kalfaların biriyle pala‟yı bana gönderip ve ben dahi alırken odadan bana seslenip “al da ver, anın için de bir hakaret görmiyelim” diye buyurdular” (Baykal, 1968: 14). Böylece Pertevniyal ve Abdülaziz‟n izniyle Mabeynci Fahri Bey, pala‟yı, Pazar sabahı sarayın bodrum penceresinden Karakol‟da görevli askere verir ve Binbaşı İzzet Bey‟in isteği yerine gelir ve saat 10.30 sularında da Abdülaziz kendi canına kıyar (Baykal, 1968: 14, 87). 2 Öğleden  bir  saat  önce  (Saat  12.00)  19  Doktor,  Abdülaziz‟in  na‟şını  görmeye  gelirler  (Uysal,  2015: 347-348).  Abdülaziz,  bu  beş-altı  gün  içinde  hiç  yalnız  olmadı.  Etrafında  300  civarında  cariye,  kalfa,  hazinedar, Başmabeynci Mehmed  Bey,  Mabeynci Fahri  Bey,  zaman  zaman  da  V.  Murad‟ın  Başmabeyncisi oldu.  Topkapı  sarayında  kaldığı  sırada  Sultan  V.  Murad‟a  onun  Başmabeyncisi  ile  iki  kez  mektup  yazdı. Böyle  bir  resim  olayı  olsaydı  muhakkak  bundan  ve  V.  Murad  veya  çevresine  bahsederdi. Binbaşı  İzzet‟in  ısrarına  rağmen  üç  pehlivan  saraya  alınmazken,  Kargopulo  ve  iki  zabidin  girmesi, ömrü  fes,  sako  ve  patolonla  geçmiş  Abdülaziz‟e  bir  anlığına  zorla  sarık,  şalvar  giydirilerek  resminin  çekilmesi  izah  edilemez.  Ekte,  Yusuf  İzzeddin  Efendi‟nin  1863‟de  çekilmiş  bir  fotoğrafı  ile  Abdülaziz‟in 1867‟de  yapılmış  bir  yağlı  boya  resminde  kıyafetlerinin  fes,  sako  ve  pantolon  olduğu  görülmektedir. Öyleyse,  Bahattin  Öztuncay’ın Ortaya  Çıkardığı  Resim,  Neyin  Nesidir? O  zaman  söz  konusu  resim  Abdülaziz‟e  ait  değildir.  Velevki  resmin  arka  yüzünde,  ön  yüzünde  bile Sultan  Abdülaziz  yazısı  yazmış  bulunsun  bu  resim  Abdülaziz‟e  ait  olamaz  ve  tarihî  hiçbir  kıymeti  yoktur, olamaz  da.  Bir  ihtimal,  Sultan  II.  Abdülhamid,  Yıldız  çadır  mahkesinde  kullanmak  ve  “bakınız  darbeciler, Sultan  Abdülaziz‟e  ne  zulümler  yaptılar”  diyebilmek  için,  Vasilaki  Kargopula‟ya  böyle  bir  resim  çektirmiş veya  yaptırmış,  sonra  da  kullanmaktan  vazgeçmiş  olabilir.  Abdülaziz‟e  benzeyen  birini  bulmak  çok  zor değildir.  İbretnümâ‟yı  okuyan,  “Payitaht  Abdülhamid”  dizisini  seyreden  birisi,  onun  ne  işler  çevirdiğini, nelere  kafa  yorduğunu  düşünür  ve  her an  için  Sultan  II.  Abdülhamid‟ten  böyle  bir  hareketi bekler.   Sonuç Bahattin  Öztuncay‟a  ait  söz  konusu  resim,  sultan-ı  mahlu‟  Abdülaziz  Han  Hazretlerine  ait  değildir. Zabit elbiseli  iki kişi  arasında  çekilmiş sarıklı,  şalvarlı  adamın,  Sultan  Abdülaziz‟le  bir  ilgisi  yoktur.   Haydi  diyelim;  Bahattin  Öztunçay  ile  Yrd.  Doç.  Faruk  Yılmaz  ve  İz  Yayıncılık,  bu  fotoğrafı  ticarî  bir gayeyle  çok  satmak  için  ortaya  çıkardılar  ve  kitaplarının  ön  kapağına  koydular;  Millî  Saraylar  Dairesi‟nin böyle  bir  şeye  ihtiyacı  olmadığına  göre  gayesi,  tarihi  çarpıtmak  mıdır?  Süleyman  Hüsnü  Paşa  1892‟de ölür, eseri  1910‟da  yayınlanır.  Halûk Şehsuvaroğlu  eserini 1949‟da  yayınlar ve  1963‟de  de  ölür. Şehruvaroğlu,  açık  şekilde  Abdülaziz‟in  intihar  ettiğini  ve  muamma  diye  bir  şey  olmadığını  belirttiği halde,  onun  kitabının  Üss-i İnkılâb  adını,  ne  hakla  Darbe  ve  Muamma  yaparsınız? Ahirete  göçmüş  müelliflerden  izin  alınamayacağına  göre,  hangi  hakla  bu  resim,  onların  kitabına  konulur?  Kanundan  korkmadınız  diyelim,  ahirete  intikâl etmiş bu  kişilere  de  mi,  hiç saygınız  yoktur? Çoğunun  adının  önünde  Dr  unvanı  bulunan  yayın  kurulunun,  söz  konusu  bu  resim  ve  altındaki açıklamadan  haberleri  var  mıydı?  Sultan  Abdülaziz‟in  atası  Sultan  II.  Mahmud‟un  sarığı  yasakladığını, bütün  resmî  dairelerde  fes  ve  pantolonlu  resmini  taktırdığını  bilmiyorlar  mıydı?  Sultan  Abdülaziz  atasına rağmen,  küstah  iki saray  görevlisininin  (!)  hatırı için  mi,  sarık  ve  şalvarla  poz  verdi? Mabeynci  Fahri  Bey,  Abdülaziz‟in  hal‟  edilmesini  müteakip  geçen  beş  günü  hatıralarında  kaydeder. Bu  beş  güz  zarfında  Abdülaziz,  en  basit  olayı  bile  onunla  ve  etrafıyla  paylaştığı  hâlde  bu  resim  olayından  bahsetmez.  Her  şeyi  didik-didik  eden  yayınlarda  da  resim  olayından  bahsedilmez.  Bilâhare  sarayın fotoğrafçısı  olacak  biri  nerede  ve  nasıl  böyle  bir  resim  çekebilir?  Fotoğrafın  bilâhare  sarayın  fotoğrafçısı olacak  olan  Kargopulo  tarafından  çekildiği  söylenerek,  resmin  Abdülaziz‟e  ait  olmadığı  açık  edilir,  ama bu  hususa  ne  Faruk  Yılmaz  ve  İz Yayıncılık,  ne  de  TBMM‟ne  bağlı Millî  Saraylar Dairesi dikkat  eder.   Malûm  olduğu  üzere  İbretnüma,  1968  yılında  yayınlandı;  o  olmasaydı  her  türlü  yalan  yanlış  haber söylenip  yazılabilirdi; artık  bundan  sonra  mümkün  değildir.  Çünkü  İbretnüma  her olayı  kaydetmiştir. Söz  konusu  fotoğraf,  yalana  teşne  olanların  eline  bir  koz  vermek,  Abdülaziz‟in  katledildiği  iddiasına inanmayan  insanımızın  beynini bulandırmak istiyen  güçlerce  piyasaya  sürülmüş  olmalıdır ve  Abdülaziz‟e ait değildir.  Ne  acıdır ki  kurumlarımız,  bu  güçlerin  gayelerine  alet  olmaktadırlar. 3 Kaynak ve Tetkik Eserler Baykal, Bekir Sıtkı (1968): İbretnümâ; Mabeynci Fahri Bey’in Hatıraları ve İlgili Bazı Maddeler, Türk Tarih Kurumu-Ankara Beydilli, Kemal (2003): “İkinci Mahmud”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 27. Cilt, s. 352-357  Beydilli, Kemal (2010): “Süleyman Hüsnü Paşa”, TDV İslâm Ansiklopedisi, 38. Cilt, s. 89-92 Komisyon (2007): 150 Yılın Sessiz Tanıkları, Dolmabahçe Sarayı Fotoğraf Albümleri-İstanbul, TBMM Millî Saraylar Daire Bşk. Yay. Öztuncay, Bahattin (2005): Hatıra-i Uhuvvet (Portre Fotoğrafların Cazibesi:1846-1950), Aygaz Yayınevi-İstanbul Süleyman Hüsnü Paşa (2011): Darbe ve Muamma; Abdülaziz’in Tahttan İndirilmesi ve Ölümü, Faruk Yılmaz, İz Yay.-İstanbul Şehsuvaroğlu, Halûk Y. (2011): Sultan Aziz; Hayatı-Hal’i-Ölümü, Yayınlayan: TBMM Millî Saraylar Daire Bşk. İstanbul Uysal, M. Ali (2015): Hüseyin Avni Paşa, Türk Tarih Kurumu-Ankara EKLER: İki zabit arasında Abdülaziz (?) (Öztuncay, 2005: 124).       Abdülaziz‟in yağlı boya resmi, 1867 (Şehsuvaroğlu, 2011: 88) Süleyman Hüsnü Paşa (2011)     Y. İzzeddin 1863 (Şehsuvaroğlu, 2011:


rAMAZAN tOPRAKLI: Hamideli Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı



yazar, yüksek mühendis




1944 yılında doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi’nden mezun oldu. 1968-1971 yılları arasında Karayolları 13. Bölge Müdürlüğü’nde çalışmaya başladı. Ardından 1971-1973 yılları arasında askerlik görevini tamamladı. 1974-1994 yılları arasında serbest çalıştı. 1994’ten emekli olduğu 2005 yılına kadar ASKİ ve EGO Genel Müdürlüklerinde daire başkanı ve mühendis olarak görev yaptı.

ESERLERİ:

Anadolu'da Keşifler
F. V. J. Arundel
Çevirmen: Atabay Topbaş
Derleyici: Ramazan Topraklı

Yayın Tarihi 2014-01-01
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 112
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 13.5 x 21 cm
SİSTEM OFSET YAYINCILIK

Günümüzden tam 180 sene önce vuku bulmuş olan bu gezi, coğrafya ve tarihimiz hakkında çok önemli bilgiler içerir. 180 yıl önceki yaşantı ve sosyal yapımız hakkında da ipuçları sunar. Arundel bu seyahatini 1834 yılında Küçük Asya Keşifleri adıyla yayınlar. Kitabın basımından tam yüz yıl sonra Ispartayı ilgilendiren kısımlar Hamit Dereli imzasıyla Isparta Ün Dergisinde kısmen Türkçe olarak yayımlanır.

Biz eksik olan, hatta bazı hatalar içeren bu çeviriyi yeterli görmedik. Çok değerli olan bu malûmatı halkımızla paylaşmak istedik. Gezinin Hamideli coğrafyasını ilgilendiren kısımlarını tam olarak yayımlamaya karar verdik. Çivril-Işıklı, Dinar, Çapalı, Uluborlu, Yalvaç, Gelendost (Afşar), Eğirdir ve Isparta kısmını Türkçeye çevirdik.




Yalvaç Meydan Muharebesi ve Kaşıkçıbeli Zaferi
Ramazan Topraklı
SİSTEM OFSET YAYINCILIK

Tweetle Yayın Tarihi 2014-08-13
ISBN 6056055010
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 144
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi 1. Hm. Kağıt
Boyut 16 x 24 cm

 




Yol ve Tarih
Ramazan Topraklı
SİSTEM OFSET YAYINCILIK

Yayın Tarihi 2014-08-13
ISBN 6056055041
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 192
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi Kitap Kağıdı
Boyut 16 x 24 cm

Günümüzden 2500 sene önce yaşayan Herodotos, Kemer Boğazındaki iki ırmağı çok doğru tesbit etmişti. Hoyran ve Eğirdir Göllerini birleştiren nehiri Menderes, Bigadiç Çayı dediğimiz "suları coşkun çay"ı Katarraktes olarak kaydetmişti (Herodotos, 1983: 348). İbni Battuta da küçük gemilerle Eğirdir Gölünden Beyşehir Gölüne gidildiğini söyler. Tarihî bir yanılgıdan ötürü, Hoyran Gölü yerine Beyşehir Gölü yazdığı için Battutayı kayda değer bulmuyorlar. Evliya Çelebi ise Doğu Hamideline uğramamış.

Herodotos, İbni Battuta, Evliya Çelebi olmasaydı şayet; geçmişimizi bilemeyeceğimiz gibi; tam olarak önümüzü de göremezdik.




Değişen Coğrafya ve Miryokefalon Savaşı
Ramazan Topraklı
SİSTEM OFSET YAYINCILIK

Yayın Tarihi 2014-08-13
ISBN 6056055027
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 208
Cilt Tipi Karton Kapak
Kağıt Cinsi 1. Hm. Kağıt
Boyut 16 x 24 cm

Bazı kaynaklarda Turrice, Sybrize, Tzibrelitzemani de denilen bu geçidin adını, Semâni Sivrisi; yani Yağcı veya Sekiz Sivrisi denilen 1303 rakımlı Sivri Tepe veya Yenice Sivrisi'nden aldığı; M. 1146 yılında İmparator Manuel Komnenos'un Konya kuşatması ardından gerçekleştirdiği ricatı esnasında Sultan Mesud ile yine aynı yerde; Kötürnek- Yeñice arası, özellikle Tzibrelitzemani denilen yerde savaştığı; zaman içinde iklim, deprem veya jeolojik olaylar sonunda göl seviyeyesinin yükselerek Eğirdir ve Hoyran Göllerinin birleştiği, su altında kalan yol ve Yeñice Köyü Köprüsü'nün yıkıldığı, böylece Yeñice ve Afşar'ın önemini yitirdiği hususlarına dikkat çekmek için kaleme alınmıştır.

Haber:Gapolay

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
“”