Kuran’da adından en çok zikredilen İbrahim Peygamber’in öyküsü yalnızca kutsal kitaplara girmemiş, yazar ve filozofların da ilgisini çekmiştir. Diyebiliriz ki İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed üzerinde en çok konuşulan, hayatları hakkında en çok eser üretilen peygamberlerin başında gelir. Özellikle İbrahim peygamber üç dinin ortak atası olduğu için daha geniş bir coğrafyada daha geniş bir kesim tarafından ilgi görmüş, hayatı ve mesajı üzerinde durulmuştur. Hz. İbrahim’in hayatını Soren Kierkegard kadar derinlikli, felsefi ve trajik olarak ele ikinci bir kimse olmamıştır. Büyük yazarlar ve filozofların hemen hemen hepsi İsa’nın trajedisini edebi ve felsefi olarak kullanmışlardır ama hiç kimsenin aklına İbrahim hayatı gelmemiştir. Oysa İbrahim’in trajedisi İsa’nın trajedisinden daha büyüktür. İsa mesajı uğruna kendini kurban etmiş ama İbrahim hiçbir babanın yapamayacağı şeyi yapmaya teşebbüs ederek oğlunu kurban olarak tanrıya sunmuştur. Burada şu soru sorulabilir; İsa’nın trajedisi mi büyük yoksa İbrahim’in mi? Elbette İbrahim'in trajedisi daha büyüktür. Nietzsche İsa ile, Kierkegard ise İbrahim Peygamberle hesaplaşmıştır. Kierkegard muhteşem eseri Korku ve Titreyiş’te İbrahim Peygamberi anlatırken, gerçekten içimizi ürpertir, inancımızı sorgulatır, İbrahim’in öyküsüne hiç kimsenin bakmadığı noktadan bakar.

İman eskimez, yerinde saymaz, her çağda değişmeden devam eder. Bilim ise gelişir, hatta bugün kabul ettiğini yarın ret eder. Ancak iman hep aynıdır. Bilim gelişir ama iman ilerlemez. Her kuşak sıfırdan imanı ele alır. Sorgulayan bir akıl İbrahim gibi babasının dinine inanmaz. Musa ve Muhammed birer savaşçı, İsa teslimiyetçi, İbrahim ise hem teslimiyetçi hem devrimci bir şövalyedir. Musa, halkına özgürlük ruhunu bahşeder. Muhammed halkına imparatorluk yolu açar. İsa halkına erdem ve çileciliği öğütler. İbrahim ise hem kendini hem oğlunu adar. Hem de gittiği her şehri dönüştürür, çölden ve köyden şehirler yaratır. İsa çarmıha kendini kurban verir, İbrahim ise ateşe! İsa çarmıhta dirilir, İbrahim ateşte! İbrahim’in İsa’dan farklı olarak başka şövalyelikleri de vardır. O aklıyla tanrıyı bulduğu için imanın şövalyesidir. O oğlunu kendi eliyle tanrıya kurban ettiği için trajik kahramandır… Kierkegard’in İbrahim’e ilgisi bu yüzdendir.

İbrahim, Tevrat’ta iki aşamada mükemmelleşir. İlkinde adı Abram’dır. Burada imanın babası olarak görülür. Çocuk ve genç İbrahim’in adıdır Abram. Ancak Abram evlenip çoluk çocuğu katıldıktan, tanrıya karşı imtihanlarını geçtikten sonra ulusların babası Abraham olmuştur. İbrahim’ın hayatı ahlak, etik, estetik ve diyalektik üzerine inşa edilmiştir. İbrahim’in Tevratt’a İshak’ı, Kuran’a göre İsmail’i kurban etme olayını bir kıssa olarak okuyup geçmek mümkün değildir. Onun bu olayında ahlak, etik, estetik ve diyalektik vardır. Bu kavramlar üzerinden bu kıssayı okumadığımız zaman, ne Tevrat’ın ne Kuran’ın mesajını anlamak mümkün değildir. İbrahim bir oğlu olduğunda tanrıya adayacağına söz vermiştir. Bu sözünü tutması hem ahlaki hem etiği gerektirir. Ki İbrahim bir baba olarak yüz yaşından sonra sahip olduğu oğlunu öf bile demeden kurban etmek için Moria dağına çıkmıştır. Sonra İbrahim oğlunun boğazına bıçağı dayarken, oğlu İsmail/İshak’ın boynunu bıçağa uzatırken yaşadıkları trajedi tanımlamaz. Buna rağmen onların bu eylemlerinde yalnızca imanın gücünü görmeyiz, bir de estetik boyutunu görürüz. Zira bu metaforik eylemde baba oğul peygamberler ile tanrı arasındaki estetik ve bunun davranışları yansıyan sessiz diyalektiğini görürüz. Birbiriyle ilişkili bu sonsuz iman, İbrahim’i bir yandan imanın babası konumuna yükseltirken, diğer yandan canı bağışlanan oğulları dolayısıyla ulusların babası konumuna yükseltmiştir.

İbrahim’in hayatındaki imge/imaj ve metaforu kavramadan okumak insana hiç bir şey kazandırmaz. Bilakis bugünün gençlerinin Kuran meali okuyarak sapıtması gibi, onun evladını kurban etme olgusuyla karşılaşanlar şaşırıp eylemini cinayet ve katillik olarak görebilirler. İbrahim’in mesajını anlamayanlar onu mitolojiye kurban ederler. Bugün Yahudi ve İslam dünyasındaki İbrahim algısı, bir peygamberden daha çok paganist devirlerde ateşi suya dönüştürmüş mitolojik bir kahraman gibidir. Zeus’tan(Nemrut) ateşi çalan Promete (İbrahim)dir.

Bir de Ali Şeriati’nin İbrahim’i vardır. O da bir sosyolog olarak İbrahim’i anlatır. Onun İbrahim’i daha başkadır, Hicret ve Kurban boyutuyla İbrahim’i anlatır. Onu göre İbrahim hep hicret halinde bir peygamber olmuştur. Şeriati, Hicret’e devrim anlamı yüklediğinden İbrahim’in hayatı hep devrimlerle geçmiştir. Onun meşhur sloganıdır “her hicret bir devrimdir” diye. Nasıl ki, peygamber Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra devrim yapıp İslam devleti kurmuşsa, İbrahim de önce Babil’de mücadele etmiş, Nemrut’un tahtını devirmiş, ardından Harran’a hicret etmiştir. Bu defa Harran’da Sabii’lerle mücadele etmiş, onların pagan inancını yıkmıştır. Hayvancılıktan tarım ve ziraata geçerek ekonomik devrim yapmıştır. Buradan Kenan’a geçmiş, insan kurban etme inancını yıkıp yerine hayvan kurban etme geleneğini başlatarak devrim yapmıştır. İbrahim hep seyahat halinde olmuş bir peygamberdir. Mısır’a seyahatinde Firavun ile karşılaşmış, ilahi bir deprem ikazıyla onun korkutmuştur. Hacer ve oğlu İsmail ile Mekke’ye hicret etmiş, burada Kâbe’yi inşa etmiştir. O dünyanın kalbi olan Mekke’ye, Kâbe çekirdeğini ekerek dünyanın annesi Mekke’nin doğmasına neden olmuştur. İbrahim Afrika’dan Mezopotamya’ya uzanan geniş coğrafya içinde hicret halinde olan tek peygamberdir. Gittiği her yerde yenilik ve devrim yapmıştır. Yeryüzünde İbrahim’in kurduğu veya ruh verdiği, kendisinin ve ailesinin adıyla anılan birçok şehir vardır. Örneğin Harran’a ruh vermiş, Halep şehri ineğinin adından adını almış, El Halil gömüldüğü yer olarak adıyla anılmıştır. Suruç adını onun Amcası Seruç’tan, Viranşehir adını annesi Tila’dan almıştır. Onun her hicreti bir medeniyettir…

Üç ilahi dinin mensupları İbrahim’i “Ceddül Enbiya” olarak ele almış, sıradan bir hayat gibi anlatıp geçmişlerdir. Oysa İbrahim, üzerinde durulması gereken en büyük peygamberdir. Onun henüz çocuk yaşta iken herhangi vahye muhatap olmadan akılla Allah’ı bulması oldukça ilginçtir. Henüz hiçbir dine inanmadan Allah’ın varlığını kabul etmiş, insanlara “akıl nasıl yürütülür?” ün yolunu göstermiştir. Sonra Nemrut ile tartışması ve ileri sürdüğü fikirlerle tartışma/diyalog ve diyalektiği göstermiştir. Onun ileri sürdüğü mantık karşısında Nemrut acze düşmüş, adeta çuvallamıştır. Bizim onun tartışma metodu ve diyalektiğinden öğreneceğimiz çok şey vardır.