Dolmuşta yanıma hiç tanımadığım biri oturdu.
Daha yerine yerleşmeden konuşmaya başladı.
Sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi.
Bozuntuya vermedim.
Ciddiyetle, sessizce dinledim.
Bir ara durdu, bana baktı:
“Çarşıya mı gidiyorsun?”
“Evet,” dedim.
Biraz daha konuştu.
Sonra cümleler dağıldı.
Kendi kendine konuşmaya başladı.
Başını salladı, gülümsedi, sırıttı.
Camdan dışarı baktı.
İki durak sonra indi.
İnip giderken fark ettim.
Geçenlerde öldürülen Diyarbakırlı Ramazan hocaya ne kadar da benziyordu…
Sadece yüzü değil; hali, tavrı, üstündeki yoksulluk da.
Delik ayakkabı.
Yırtık elbise.
Arkasından öylece baktım.
Ben Sümer Meydanı’nda indim.
Harıkçı Caddesi’nden yürüdüm, Ulu Camii civarını dolaştım.
Eski hükümete çıkan yoldan Demokrasi Parkı’na vardım.
Kart yükledim.
Kütüphane çevresinde dolandım.
Yıkılan belediye binasının önünde dolmuş bekledim.
Beklerken düşündüm.
Her şeye yeniden başlamanın şart olduğu ama mümkün olmadığı bu şehirde beni tutan neydi?
Bu şehrin nesini seviyordum?
Sonunda cevabı buldum.
Ben bu şehrin yoksulluğunu seviyorum.
Çamurunu seviyorum.
Tozunu.
Tek katlı, toprak damlı evlerini.
Hiç tanımadığı halde tanıyormuş gibi gülümseyen insanlarını seviyorum.
Selamını esirgemeyenlerini.
Ezan sesini seviyorum.
Davul sesini.
Türküsünü.
Beş çocukla dolmuşa binip iki kişilik para veren annenin mahcup gülüşünü seviyorum.
Senin yerine kart basan çocuğa parasını uzatınca yere bakan gözlerini seviyorum.
Durağını geçtiği hâlde kızmaya utanan Hatice ablanın sabrını seviyorum.
İki beden büyük montun içinde, soğuktan burnu kızarmış çocuğun büyümüş de küçülmüş bakışlarını seviyorum.
Bu şehir bana beni veriyor.
Benden bir parça uzatıyor.
Benim dilimle konuşuyor.
Kabahatlerini başkasına yükleme huyu var belki.
Ama bu da çaresizliğinden.
Bazen farkında, bazen değil.
Farkında olduğunda da kabullenmeye gücü yetmiyor.
Değişmesi isteniyor ama şans verilmiyor.
Değişmeyince de suçlu ilan ediliyor.
Ben bu şehri, tam da böyle olduğu için seviyorum.