BEN DE OLSAM CHP-AKP PARANTEZİNE SIKIŞMIŞ SİYASETİN KURGUSUNU BÖYLE YAPARDIM (!)
Türkiye'de siyaset, büyük ölçüde toplumun kendi doğal sosyolojik evriminden değil, yaklaşık iki yüz yıldır devam eden devlet merkezli modernleşme tecrübelerinin ürettiği gerilimlerden beslendi.
Bu nedenle siyasal rekabet, uzun yıllar toplumsal ve ekonomik sınıfların talepleri, üretim ilişkileri ya da kamusal politika tercihleri üzerinden değil; yenilikçilik ile gelenekçilik arasındaki kültürel fay hattı üzerinden şekillendi.
Zamanla bu fay hattı da fikirlerin rekabeti olmaktan çıktı; kimliklerin rekabetine dönüştü.
Yeniliği temsil ettiğini söyleyenler de geleneği savunduğunu iddia edenler de toplumu geleceğe taşıyacak yeni fikirler üretmek yerine, kültürel aidiyetleri siyasetin en güçlü mobilizasyon aracına dönüştürdüler.
Böylece siyaset, vatandaşın sorunlarını çözme yarışından uzaklaşıp devlet gücünü ele geçirme, kamu kaynaklarını kullanma imtiyazı ve elde tutma mücadelesine dönüştü.
Tam da bu noktada siyaset mühendisliği, istisnai bir yöntem olmaktan çıktı; siyasi rekabetin en etkili araçlarından biri hâline geldi.
Bugünkü tabloya bu tarihsel perspektiften bakıldığında ilginç bir paradoks ortaya çıkıyor.
Cumhuriyet'in kurucu partisi CHP, uzun yıllar meşruiyetini ilericilik, laiklik ve devrimcilik gibi kurucu değerlerden aldı. Ancak hukuk devletinin, demokrasinin, küresel dönüşümlerin ve değişen toplumsal taleplerin ürettiği yeni dinamikleri yeterince okuyamadığı ölçüde, 21. yüzyıl Türkiye'sinin değişen sosyolojisine uyum sağlamakta zorlandı.
Bu nedenle siyasal dilini büyük ölçüde hâlâ "kurtuluş ve kuruluş" anlatısı ile modern ve seküler yaşam tarzını koruma ekseni üzerine kuruyor.
Buna karşılık son çeyrek yüzyılın en güçlü siyasi aktörü olan AK Parti, rakibinin dayandığı sosyolojik havzanın belirli sınırlar içinde kaldığını erken fark etti. Bunun üzerine siyasal rekabeti, CHP'nin kendisini en güçlü hissettiği tarihsel ve kültürel kimlik alanına sıkıştırma ve sürdürmenin kendisine önemli avantaj sağlayacağını gördü.
Bu açıdan bakıldığında, Türkiye'de yaşanan birçok siyasi gerilim yalnızca hukuki ya da siyasi krizler olarak değil; aynı zamanda rakibini kendi tarihsel kimlik alanından çıkarmayan bir rekabet stratejisi olarak da okunabilir.
Benzer biçimde, kendisini "yenilik-gelenek" ekseninde ortalamaya yakın bir biçimde konumlandırmaya çalışan İYİ Parti ve Zafer Partisi gibi aktörlerin siyasal alanda görünür hâle gelmesi de muhalefetin zaten sınırlı olan sosyolojik havzasını daha da parçalamaktadır.
Böylece muhalefetin ortak toplumsal tabanı farklı adreslere bölünürken, mevcut iktidar dengesi göreli avantajını koruyabilmektedir.
Somutlaştıracak olursak; kabaca %30'luk sosyolojiyi bölük pörçük ederken, %70'lik büyük parçadan %50+1'i çıkarmanın konforunu üretmek de diyebiliriz.
Ancak bu konfor alanı veya sosyolojik kıskaçtan çıkmak zorundayız. Aksi halde bu paranteze mahkum edilmiş Türkiye siyaseti seçenek üretemeyen sözde bir demokrasiye dönüşecektir.
Elbette bütün bunların tek bir merkez tarafından yıllar öncesinden tasarlanmış kusursuz bir plan olduğunu söylemek doğru olmaz. Siyaset, çoğu zaman birbirinden bağımsız aktörlerin kararlarının, çok faktörlü süreçlerin ve toplumsal dinamiklerin birleşiminden oluşur.
Ancak ortaya çıkan sonuca bakıldığında, işleyen mekanizmanın iktidarın lehine bir denge ürettiği de inkâr edilemez. Bu yüzden birçok insanın zihninde şu düşünce oluşuyor:
"Eğer ben de iktidarımı uzun yıllar korumak isteseydim, siyasal rekabetin kurallarını muhtemelen buna benzer şekilde şekillendirmeye çalışırdım."
Asıl mesele de tam burada başlıyor.
Çünkü olgun demokrasiler, rakibini kendi kimlik alanına hapsetmeye çalışmaz. Onu ekonomiyle, hukukla, eğitimle, teknolojiyle, refahla ve gelecek vizyonuyla yarışmaya zorlar.
Kimlikler üzerinden yürüyen siyaset kısa vadede seçim kazandırabilir; ancak uzun vadede toplumu ortak gelecek fikrinden uzaklaştırır.
Türkiye'nin ikinci yüzyılındaki en büyük sınav, tam da bu eşiği aşabilmektir.
Kimliklerin rekabetinden politikaların rekabetine…
Siyaset mühendisliğinden kurumsal demokrasiye…
Devlet merkezli siyasi reflekslerden toplum merkezli siyaset anlayışına…
İşte gerçek demokratik olgunlaşma ancak bu dönüşüm gerçekleştiğinde mümkün olacaktır.
O gün geldiğinde seçimlerin kazananı yalnızca bir siyasi parti olmayacaktır.
Kazanan; demokrasi, hukuk devleti ve ortak geleceğini birlikte kurmayı başaran Türkiye olacaktır.
SON SÖZ YERİNE
Türkiye'nin İkinci Yüzyılı İçin Bir Demokrasi Manifestosu:
Belki de artık sormamız gereken soru, seçimleri kimin kazanacağı değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye, iki yüz yıldır tekrar eden siyasal ezberlerini aşabilecek mi?
Çünkü aynı kimlik tartışmalarını yeniden üreten bir siyaset, hangi parti iktidara gelirse gelsin, aynı kısır döngüyü yeniden üretmeye mahkûmdur.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, yalnızca yeni partiler ya da yeni liderler değildir.
Asıl ihtiyaç duyduğumuz, yeni bir siyaset anlayışıdır.
Devleti toplum adına yöneten değil, topluma hesap veren…
Vatandaşı ideolojik kamplara ayıran değil, hukuk önünde makbul sayan, eşitleyen…
Geçmişin travmalarını sürekli yeniden üreten değil, ortak geleceği birlikte inşa eden…
Rakibini düşmanlaştırarak değil, daha iyi politika üreterek yenmeye çalışan bir siyaset…
Çünkü gerçek demokrasi, rakibini kendi sosyolojik havzasına mahkûm etmek değil; onu daha iyi ekonomi, daha güçlü hukuk, daha nitelikli eğitim, daha yüksek refah ve daha kapsayıcı bir gelecek vizyonu üretmeye zorlayabilmektir.
Türkiye'nin ikinci yüzyılı, kimliklerin değil; liyakatin, hukukun, özgürlüğün, üretimin ve ortak aklın yüzyılı olmak zorundadır.
Artık siyasetin merkezinde "kim olduğumuz" değil, "nasıl bir ülke kurmak istediğimiz" sorusu yer almalıdır.
Çünkü milletler, geçmişlerini sürekli yeniden tartışarak değil; geleceklerini birlikte tasarlayarak büyürler.
Belki de Cumhuriyet'in ikinci yüzyılındaki en büyük devrim, yeni bir anayasa yapmak ya da yeni kurumlar kurmak değil; siyasetin zihniyetini değiştirebilmektir.
Kimliklerin rekabetinden politikaların rekabetine…
Devlet merkezli siyaset anlayışından toplum merkezli demokrasiye…
Siyaset mühendisliğinden kurumsal hukuk devletine…
İşte gerçek dönüşüm burada başlayacaktır.
İşte o gün geldiğinde seçimlerin kazananı yalnızca bir parti olmayacaktır.
Kazanan, birbirini rakip olarak gören toplumsal kesimlerin aynı geleceğin ortakları olabildiği yeni bir Türkiye olacaktır.
Çünkü güçlü devletin gerçek temeli, güçlü iktidarlar değil; güçlü kurumlar, eşit vatandaşlık, özgür bireyler ve birbirine güvenen bir toplumdur.
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılı, işte bu yeni toplumsal sözleşmeyi kurabildiğimiz ölçüde tarihî bir başarıya dönüşecektir.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü