OSMANLI’NIN DÜŞTÜĞÜ HATAYA TÜRKİYE DÜŞER Mİ?
Barışı ararken devletin birliği nasıl korunmalı?
Bugün Türkiye “Terörsüz Türkiye” adı verilen yeni ve son derece önemli bir döneme girdi.
TBMM'de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun amacı; terörün Türkiye'nin gündeminden tamamen çıkarılması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi, millî birlik ve kardeşliğin pekiştirilmesi ile özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanlarında çalışmalar yapılması olarak belirlendi.
Komisyon 18 Şubat 2026'da raporunu 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul etti.
Ardından süreç yasama aşamasına taşındı.
Ve nihayet 11 Ağustos 2026 tarihinde Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.
Türkiye artık yalnızca bir “süreç” konuşmuyor.
Ortada bir kanun ve uygulanmayı bekleyen yeni bir yol haritası var.
Peki nereye gidiyoruz?
Bunu anlamak için biraz geriye bakmakta yarar var.
OSMANLI'NIN SON DÖNEMİNDE DE MESELE AYNIYDI: DEVLET NASIL KURTULACAK?
Osmanlı Devleti'nin özellikle 19. yüzyıldaki temel meselesi şuydu:
Bu kadar farklı millet, din ve kültür bir arada nasıl tutulacak?
Fransız İhtilali sonrasında milliyetçilik dalgası bütün Avrupa'yı etkisi altına aldı.
Sırplar ayaklandı.
Yunanlar bağımsızlık mücadelesine girişti.
Balkanlarda Bulgar, Romen ve diğer milliyetçi hareketler güçlendi.
Osmanlı ne yaptı?
Sadece asker göndermedi.
Devlet aynı zamanda reform yaptı.
1839 Tanzimat Fermanı...
1856 Islahat Fermanı...
1876 Kanun-ı Esasi...
Meclis...
Anayasa...
Eşit vatandaşlık arayışı...
Devletin düşüncesi şuydu:
Herkesi ortak bir “Osmanlı vatandaşlığı” altında birleştirebilirsek ayrılıkçı hareketlerin önünü kesebiliriz.
Fakat olmadı.
Neden?
Çünkü bir noktadan sonra bazı hareketlerin amacı Osmanlı Devleti içerisinde daha fazla hak sahibi olmak değil, Osmanlı Devleti'nden ayrılmak olmuştu.
İşte meselenin düğüm noktası burada.
HAK TALEBİYLE AYRILIK TALEBİ AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Osmanlı'nın karşılaştığı en büyük zorluklardan biri buydu.
Bir tarafta gerçekten reform isteyen insanlar vardı.
Diğer tarafta bağımsız devlet kurmak isteyen milliyetçi örgütler vardı.
Üçüncü tarafta ise bu örgütleri kendi çıkarları için kullanan büyük devletler...
Rusya başka hesap yapıyordu.
İngiltere başka.
Fransa başka.
Avusturya-Macaristan başka.
Osmanlı'nın içeride attığı her adım, dışarıdaki güçlerin müdahalesiyle başka bir anlam kazanabiliyordu.
Sonunda reformlar da yetmedi.
Askerî tedbirler de yetmedi.
Anayasa da yetmedi.
Meclis de yetmedi.
Çünkü mesele artık yalnızca “hak” meselesi olmaktan çıkmış, jeopolitik bir parçalanma meselesine dönüşmüştü.
Balkan Savaşları geldi.
Kosova gitti.
Makedonya gitti.
Selanik gitti.
Rumeli'nin büyük bölümü gitti.
Ardından Birinci Dünya Savaşı geldi.
Ve bir imparatorluk tarihe karıştı.
Şimdi şu soruyu sormayacak mıyız?
Osmanlı'nın son döneminden bizim alacağımız hiçbir ders yok mu?
Elbette var.
Ama önce çok önemli bir çizgiyi çekelim.
KÜRTLER BALKAN MİLLETLERİYLE AYNI TARİHSEL KONUMDA DEĞİLDİR
Osmanlı'nın Balkanlarda yaşadığı çözülmeyle bugünkü Türkiye'nin Kürt meselesini birebir aynı görmek tarihsel hata olur.
Türkiye Cumhuriyeti bir imparatorluk değildir.
Üniter bir millî devlettir.
Kürt vatandaşlarımız bu ülkenin yabancısı değildir.
Bu devletin sahibidir.
Çanakkale'de beraberiz.
Millî Mücadele'de beraberiz.
Cumhuriyet'in kuruluşunda beraberiz.
Aynı mahallede, aynı köyde, aynı şehirdeyiz.
Kız almışız, kız vermişiz.
Aynı sofraya oturmuşuz.
Aynı mezarlıklarda yan yana yatıyoruz.
Dolayısıyla Kürt vatandaşımızı PKK ile yan yana koymak kadar büyük bir yanlış olamaz.
PKK başka, Kürt vatandaşlarımız başkadır.
Bu ayrımı yapamayan bir siyaset, sorunu çözmek yerine büyütür.
Ancak bunun tersi de doğrudur:
PKK'nın siyasi taleplerini bütün Kürt vatandaşlarımızın ortak talebiymiş gibi sunmak da aynı derecede yanlıştır.
Türkiye'nin dikkat etmesi gereken çizgi tam olarak budur.
KIRK YILDA NE YAPTIK?
PKK terörü Türkiye'nin yaklaşık kırk yılına mal oldu.
Binlerce insanımızı kaybettik.
Şehitler verdik.
Gazilerimiz oldu.
Köyler boşaldı.
Aileler parçalandı.
Milyarlarca dolarlık ekonomik kaynak terörle mücadeleye harcandı.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun kalkınması terörden büyük zarar gördü.
Türkiye yalnız askerî mücadele mi yürüttü?
Hayır.
Siyasi ve demokratik adımlar da attı.
OHAL kaldırıldı.
Kürtçe üzerindeki çeşitli yasaklar kaldırıldı.
Kürtçe televizyon yayınları başladı.
Kürtçe siyasi propaganda alanı genişledi.
Kültürel haklar konusunda önemli değişiklikler yapıldı.
Avrupa Birliği reformları gerçekleştirildi.
2009 Demokratik Açılımı yapıldı.
Oslo görüşmeleri gerçekleştirildi.
2013'te yeni Çözüm Süreci başladı.
Silahların bırakılması konuşuldu.
Örgütün Türkiye dışına çıkması beklendi.
Toplumda büyük bir umut oluştu.
“Artık analar ağlamasın” denildi.
Kim istemezdi?
Hangi anne evladının tabutuna sarılmak ister?
Fakat 2015'e geldiğimizde süreç çöktü.
Çatışmalar yeniden başladı.
Şehirlerimizde hendekler kazıldı.
Barikatlar kuruldu.
Silahlar yeniden konuştu.
Ve Türkiye yeniden güvenlik politikasına döndü.
Şimdi yaklaşık on yıl sonra yeniden başka bir sürecin içerisindeyiz.
O hâlde milletin soru sorma hakkı vardır.
BU KEZ NE DEĞİŞTİ?
Yeni süreç önceki Çözüm Süreci'nden hangi yönleriyle farklıdır?
PKK gerçekten tamamen tasfiye olacak mı?
Silahlar gerçekten teslim edilecek mi?
Sadece Türkiye'deki yapı mı, örgütün bütün unsurları mı silahsızlanacak?
Başka isimler altında silahlı örgütlenme devam edecek mi?
Silah bırakanlara hangi hukuki düzenlemeler uygulanacak?
Terör suçuna karışmış olanla dağda bulunmuş fakat suça iştirak etmemiş kişi arasında nasıl bir ayrım yapılacak?
Şehit ailelerinin ve gazilerin hassasiyeti nasıl korunacak?
Ve en önemlisi:
Bu sürecin sonunda Türkiye'nin anayasal ve üniter yapısına ilişkin yeni talepler gündeme gelecek mi?
Bunları sormak sürece karşı çıkmak değildir.
Bunları sormak gazeteciliğin, vatandaşlığın ve demokrasinin gereğidir.
Üstelik TBMM Komisyonunun kendi raporunda da kritik eşik açıkça tarif edildi:
PKK'nın bütün unsurlarıyla silah bıraktığının ve kendisini tasfiye ettiğinin devletin güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesi.
İşte yeni sürecin güvenilirliğini belirleyecek en önemli cümle budur.
SİLAH BIRAKMADAN SİYASET OLMAZ
Demokrasi dediğimiz sistemin temel kuralı basittir.
Fikrin varsa söylersin.
Partin varsa seçime girersin.
Projen varsa millete anlatırsın.
Millet oy verirse iktidar olursun.
Vermiyorsa muhalefette kalırsın.
Ama elinde silahla siyaset yapamazsın.
Dağın gölgesi sandığın üzerine düşemez.
Bir siyasi talebin arkasında silahlı örgüt duruyorsa orada demokratik siyasetin eşitliği bozulur.
Türkiye'nin yeni süreçteki kırmızı çizgisi bu olmalıdır:
Önce silah tamamen bitecek.
Sonra herkes demokratik zeminde konuşacak.
Türk de konuşacak.
Kürt de konuşacak.
Alevi de konuşacak.
Sünni de konuşacak.
Muhafazakâr da konuşacak.
Sosyalist de konuşacak.
Milliyetçi de konuşacak.
Ama hiç kimsenin elinde silah olmayacak.
BİR DE DIŞARISI VAR
Osmanlı'nın son döneminden alınacak belki de en önemli ders budur.
İç meselelerinize dış güçler dâhil olmaya başladığında sorun artık sadece sizin sorununuz olmaktan çıkar.
Bugün Ortadoğu'ya bakalım.
Suriye'nin kuzeyinde farklı yapılanmalar var.
Irak'ta farklı dengeler var.
ABD bölgede.
Rusya bölgede.
İran bölgede.
İsrail bölgede.
Avrupa'nın ayrı hesapları var.
Ortadoğu yeniden şekilleniyor.
Böylesine büyük bir coğrafi hesaplaşmanın ortasında Türkiye'nin kendi vatandaşlarıyla arasına hiçbir yabancı gücü sokmaması gerekir.
Kürt vatandaşlarımızla konuşacaksak Ankara konuşmalıdır.
Diyarbakır konuşmalıdır.
Şanlıurfa konuşmalıdır.
Van konuşmalıdır.
İstanbul konuşmalıdır.
TBMM konuşmalıdır.
Ama Türkiye'nin geleceğini Washington belirlememelidir.
Brüksel belirlememelidir.
Tel Aviv belirlememelidir.
Moskova belirlememelidir.
Tahran belirlememelidir.
Türkiye'nin meselesini Türkiye çözmelidir.
DEVLET VATANDAŞINDAN KORKMAZ
Burada başka bir yanlışın içine de düşmemek gerekir.
Devlet Kürtçeden korkmamalıdır.
Türküden korkmamalıdır.
İsimden korkmamalıdır.
Kültürden korkmamalıdır.
Vatandaşın kendi kimliğini ifade etmesinden korkmamalıdır.
Güçlü devlet yasaklayan devlet değildir.
Güçlü devlet, vatandaşının özgürlüğünü sağlayabilecek kadar kendisine güvenen devlettir.
Fakat özgürlük ile egemenlik birbirine karıştırılmamalıdır.
Kültürel hak başkadır.
Federasyon başkadır.
Yerel hizmetlerin güçlendirilmesi başkadır.
Devlet içerisinde ayrı egemenlik alanı oluşturmak başkadır.
Demokratik temsil başkadır.
Silahlı örgütün siyasi baskı aracı hâline gelmesi başkadır.
Türkiye bu kavramların arasındaki çizgiyi çok kalın çizmelidir.
ŞEHİT ANNELERİNE NE SÖYLEYECEĞİZ?
Bir barış sürecinin yalnız siyasi tarafları olmaz.
Bir de vicdani tarafı vardır.
Yıllardır oğlunun mezarına giden anne var.
Babasını hiç tanımadan büyüyen çocuk var.
Kolunu, bacağını kaybetmiş gazi var.
Terör saldırısında çocuğunu kaybetmiş aile var.
Devlet herhangi bir hukuki düzenleme yapacaksa önce millete ne yaptığını açıkça anlatmalıdır.
Kim yararlanacak?
Kim yararlanamayacak?
Hangi suçlar kapsamda?
Terör saldırısına doğrudan katılanların durumu ne olacak?
Silah bırakmanın hukuki karşılığı ne olacak?
Toplum bunları bilmelidir.
Çünkü gerçek toplumsal barış sadece Ankara'da yapılan görüşmelerle sağlanamaz.
Barış milletin vicdanında kabul görürse kalıcı olur.
OSMANLI'NIN HATASI REFORM YAPMAK DEĞİLDİ
Bunu özellikle vurguluyorum.
Kimse bu yazıdan “Osmanlı hak verdiği için yıkıldı” sonucu çıkarmasın.
Böyle bir tarih okuması yanlış olur.
Osmanlı'nın yıkılmasının tek sebebi reformlar değildi.
Askerî yenilgiler vardı.
Ekonomik sorunlar vardı.
Sanayileşmede geri kalmışlık vardı.
Milliyetçilik vardı.
Büyük devletlerin müdahaleleri vardı.
Savaşlar vardı.
Yönetim krizleri vardı.
Ama Osmanlı tecrübesinin bize öğrettiği başka bir gerçek vardır:
Devlet, reform ile egemenlik arasındaki sınırı doğru çizmek zorundadır.
Vatandaşına hakkını vereceksin.
Ama silahlı tehdide teslim olmayacaksın.
Demokrasiyi büyüteceksin.
Ama devlet otoritesini küçültmeyeceksin.
Kimlikleri tanıyacaksın.
Ama ortak vatandaşlık bağını parçalamayacaksın.
Kardeşliği büyüteceksin.
Ama ülkenin bütünlüğünü tartışmaya açmayacaksın.
PEKİ YENİ KANUN BİZİ NEREYE GÖTÜRECEK?
Asıl mesele bundan sonra başlıyor.
11 Ağustos 2026'da TBMM'de kabul edilen kanun Türkiye için gerçekten tarihî bir dönüm noktası olabilir.
Eğer sonunda PKK tamamen silah bırakırsa...
Örgüt kendisini bütün unsurlarıyla tasfiye ederse...
Türkiye'de silahlı siyaset dönemi kapanırsa...
Dağdaki gençler yerine üniversitedeki gençler konuşursa...
Anneler çocuklarını dağa değil okula gönderirse...
Diyarbakır'ın, Hakkâri'nin, Şırnak'ın gündemi terör değil yatırım, üretim, eğitim, turizm ve istihdam olursa...
Buna kim karşı çıkabilir?
Böyle bir Türkiye hepimizin kazancıdır.
Fakat aksi olursa?
Silahlar başka yere taşınırsa...
Örgüt isim değiştirerek yaşamaya devam ederse...
Bugünkü adımlar yarın yeni siyasi ve coğrafi taleplerin başlangıcı hâline getirilirse...
O zaman da milletin “Biz bunu daha önce görmedik mi?” diye sormaya hakkı vardır.
BİZ BARIŞTAN KORKMUYORUZ
Türkiye'nin ihtiyacı çatışma değildir.
Kardeşliktir.
Ama kardeşlik tek taraflı olmaz.
Devlet vatandaşına güvenecek.
Vatandaş devletine güvenecek.
Türk Kürt'e güvenecek.
Kürt Türk'e güvenecek.
Devlet hukuk içerisinde hareket edecek.
Silahlı örgüt ise gerçekten ve geri dönülmez biçimde tarihe karışacak.
Formül aslında çok açık:
Daha fazla demokrasi.
Daha fazla hukuk.
Daha fazla eşit vatandaşlık.
Ama aynı zamanda:
Sıfır terör.
Sıfır silah.
Sıfır ayrılıkçılık.
SON SÖZ: TARİHİ OKUMAYANLAR BEDELİNİ ÖDER
Osmanlı'nın son otuz-kırk yılı önümüzde duran devasa bir tarih laboratuvarıdır.
Orada iyi niyet de var.
Reform da var.
Anayasa da var.
Meclis de var.
İsyan da var.
Terör de var.
Dış müdahale de var.
Milliyetçilik de var.
Ve sonunda kaybedilmiş koca bir coğrafya var.
Türkiye Cumhuriyeti elbette Osmanlı'nın 1900'lerdeki şartlarında değildir.
Ama tarih bize “Aynısını yaşayacaksınız” demez.
Tarih bize şunu söyler:
Benzer hataları yaparsanız benzer bedeller ödeyebilirsiniz.
Bu nedenle yeni sürece ne peşinen düşmanlık etmeliyiz ne de gözümüzü kapatarak alkışlamalıyız.
Sormalıyız.
Sorgulamalıyız.
Takip etmeliyiz.
Çünkü mesele bir partinin meselesi değildir.
Erdoğan'ın meselesi değildir.
Bahçeli'nin meselesi değildir.
DEM Parti'nin meselesi değildir.
Muhalefetin meselesi değildir.
Bu mesele 86 milyonun ve çocuklarımızın geleceği meselesidir.
PKK gerçekten silah bırakacaksa bıraksın.
Terör gerçekten bitecekse bitsin.
Kürt vatandaşlarımızın devletiyle arasındaki bütün kırgınlıklar hukuk ve demokrasi içerisinde giderilecekse giderilsin.
Türkiye daha demokratik olacaksa olsun.
Ama bir şartla:
Bu devletin tapusu üzerinde pazarlık yapılmasın.
Bayrak pazarlık konusu değildir.
Vatan pazarlık konusu değildir.
Devletin üniter yapısı pazarlık konusu değildir.
Egemenlik pazarlık konusu değildir.
Çünkü bu ülkenin geleceğini bize emanet edenlerin mezar taşlarında farklı isimler yazabilir.
Mehmet vardır.
Ahmet vardır.
Hasan vardır.
Hüseyin vardır.
Mehmetçik vardır.
Türk vardır.
Kürt vardır.
Ama üzerlerinde dalgalanan bayrak aynıdır.
Bizim görevimiz o bayrağın altında yaşayan insanları birbirinden ayırmak değil, bir daha hiçbir annenin evladına ağlamayacağı güçlü, demokratik ve terörsüz bir Türkiye kurmaktır.
Bunu başarabilirsek kazanan Türk olmayacak.
Kürt olmayacak.
İktidar olmayacak.
Muhalefet olmayacak.
Türkiye kazanacak.
Ama tarihin uyarılarını unutursak, yarın çocuklarımız bize şu soruyu sorabilir:
“Önünüzde Osmanlı'nın son dönemine ait koskoca bir tarih dururken, siz neden ders almadınız?”