Cumbuşcü Aboş emmi

. Dizlerinin arasına sıkıştırdığı cümbüşün metal gövdesi, sobanın turuncu ışığını yansırdı. Mızrabı tellere her değdiğinde, teneke tavan titrer, kireç dökülürdü dört duvardan.

Abone Ol

Bir cümbüşle anlatırdı Aboş emmi anlatacaklarını. Dizlerinin arasına sıkıştırdığı cümbüşün metal gövdesi, sobanın turuncu ışığını yansırdı. Mızrabı tellere her değdiğinde, teneke tavan titrer, kireç dökülürdü dört duvardan. Parmakları nasırlıydı; her vuruşta telden çıkan ses, odanın içini dolanıp kapının altından sokağa sızardı. Vartana Düzlüğü’nden akşamüstü serinliği inerdi mahalleye. Tozlu ovanın üstünde mor bir alacakaranlık çöker, koyun sürülerinin çıngırakları uzaktan ince ince çalardı. Abo Paşa Deresi’nde su, taşlara çarpa çarpa akarken, Çoban Ahmet’in “hooo” diye yankılanan sesi dere yatağında çoğalır, iki tepenin arasında dönüp geri gelirdi. Çırçır Pınarı birden kabarırdı baharda. Suyun gözü fokur fokur kaynar, yosun kokusu burnumuza dolardı. Ayakkabılarımız çamura saplanır, paçalarımız ıslanırdı. Anam, bakır tasın içinde beklettiği suyu başımdan aşağı serperdi. “Ziyaret suyu bu, okunmuş,” derdi. Alnımdan süzülen damlalar kirpiklerime takılır, boynumdan içeri soğuk soğuk inerdi. O sırada ocakta kara kazan fokurdayarak kaynar; her cuma yapılan ziyaret pilavının buharı evin tavanına vurur, tereyağının kokusu sokağa taşardı. Dar yolun kenarındaki badem ağaçlarından çağala toplardık. Avuçlarımız reçine kokardı. Dişimizle ikiye böldüğümüzde ekşi suyu dilimizi buruşturur, tuza batırıp yeniden yerdik. Vali Konağı’nın önünde minare boyu kavaklar vardı; rüzgâr esti mi yapraklar ters yüz olur, gümüş gibi parlar, hışır hışır konuşurdu kendi aralarında. Üç Gever’de akşamları salkım söğüt kokardı. Dalları suya değecek kadar sarkar, gölgeleri yere uzun uzun düşerdi. Toprak, gün boyu yediği güneşin sıcaklığını ayaklarımızın altına geri verirdi. Aboş emminin cümbüşü sustuğunda bile o ses kalırdı; duvarların arasında, dere kıyısında, pınarın başında… Sanki mahalle, anlatılan her hatırayla biraz daha görünür, biraz daha elle tutulur olurdu. Aboş emmi çaldıkça cümbüş sadece bir çalgı olmaktan çıkardı; mahallenin dili olurdu. Aşkı anlatırdı. Masal anlatırdı. Kavga anlatırdı. İsyan anlatırdı. Teller titredikçe çocukluğumuz da titrerdi.

Bir gece, sobanın içindeki odun çatırdarken sustu bir an. Başını kaldırıp tavana baktı.

“Bu mahallede her taşın bir hatırası var,” dedi. Vartana Düzlüğü’nde asker uğurladıkları günü anlattı. Sabahın köründe ovanın üstüne çöken ayazı… Anaların şalına sinmiş kekik kokusunu… Sırtında bohçasıyla yürüyen delikanlıların ayak izlerini. O ayazın hâlâ dizlerinde durduğunu söyledi. Sonra sesi kalınlaştı. Abo Paşa Deresi’nin taşkın verdiği bir baharı anlattı. Suyun bir gecede nasıl kabarıp bahçeleri yuttuğunu… Çamurun, tandırın içine kadar dolduğunu… Çoban Ahmet’in sesinin o gün korkudan nasıl inceldiğini. “Dere kızınca insanın yüreği de daralır,” dedi. Biz çocuklar, gözlerimizi ondan ayırmadan dinledik. Her anlattığında bir yer canlandı. Çırçır Pınarı’nın başında ilk sevdayı görenleri anlattı bir akşam da. Testiyi doldururken suya düşen gölgeleri… Utanıp başını eğen kızı… Elinden testiyi almak için bir adım fazla atan delikanlıyı… Suyun, o an ikisinin de kalp atışını duyduğunu söyledi.

Anam mutfaktan seslendi:

“Pilavın altını kıs, taşmasın!”

Kara kazan fokur fokur kaynar, tereyağı köpürür, pirinçler tane tane kabarırdı.

Ziyaret pilavı dağıtılmadan önce Aboş emmi mutlaka bir türkü tuttururdu. Sözleri yarım, sesi dolu dolu… Cümbüşün gövdesi göğsüne yaslanır, sanki kalbiyle birlikte çalardı. Bir gün anlattıklarının arasına kendi hikâyesini de sıkıştırdı.

Gençliğinde, Vali Konağı’nın önünden geçerken ceketinin düğmesini iliklediğini… Kavakların hışırdayışını bir uyarı gibi duyduğunu… “Devletin kapısıdır, önünden geçerken bile adam olacaksın,” diyen babasını… Aboş emmi hikâye anlatmazdı aslında; mahalleyi diri tutardı.

Bir pınar gibi, bir dere gibi, bir rüzgâr gibi… Ve biz büyüdükçe fark ettik:

O cümbüş sustuğunda, mahallenin sesi eksildi. Ama anlattıkları, duvarlara sinmiş kireç gibi kaldı.

Yıllar geçti. Biz büyüdük, dağıldık. Şehrin kalabalığına karıştık. Beton duvarlar arasında rüzgârın sesini unuttuk, suyun kokusunu karıştırdık birbirine.

Bir gün yolum yeniden mahalleye düştü. İlk aradığım şey sesti.

Ama ses yoktu.

Vartana Düzlüğü yine oradaydı; geniş, suskun, akşamı bekler gibi. Ovanın üstüne çöken sarı ışık aynıydı ama çıngırak sesleri seyrekleşmişti. Toprak eskisi kadar ayak izi taşımıyordu.

Dere yoluna indim.

Abo Paşa Deresi artık sığ akıyordu. Taşlar büyümüştü; ya da biz küçülmüştük o zamanlar. Çoban Ahmet’in “hooo” diye yankılanan sesi yoktu. Çırçır Pınarı’nın başına vardım. Suyun gözü kurumuştu. Elimi taşlarına sürdüm. Çocukkenki gibi soğuktu. Avucumda bir anlığına anamın serptiği ziyaret suyunu hissettim.

Evimizin önüne geldiğimde kapı kapalıydı. Sobanın dumanı yoktu. Ne kara kazan vardı ocakta ne de pilav kokusu.

Bir komşu, “Aboş emmi son zamanlarında çok çalmaz olmuştu,” dedi.

“Son gece yine eline aldı cümbüşü. Uzun uzun çaldı. Kimseyi çağırmadı. Sabah sessiz bulduk.”

O geceyi düşündüm.

Dört duvar arasında, sobanın közleri sönmeye yüz tutmuşken, mızrabın tellere son kez değdiğini… Metal gövdenin göğsüne yaslandığını… Belki de her sesi bir yere emanet ettiğini: Dereye, düzlüğe, pınara…

Vali Konağı’nın önünden geçtim dönüşte. Kavaklar yoktu. Yaprak hışırtıları yoktu. Araba sesleri, duman kokusu... Üç Gever’e doğru yürüdüm. Salkım söğütler yoktu. Kuşburnu, asma güller, kuş üzümü yoktu. Toprak hâlâ günün sıcaklığını saklıyordu. Gözlerimi kapadım. Çok hafif, neredeyse rüzgârla karışmış bir titreşim...

Bir tel sesi... Aboş emmi, mahallenin hafızasına karışmıştı. Anladım ki bazıları ölmez. Bir dereye ses, bir pınara serinlik, bir düzlüğe yankı olurlar.

Aboş emmi artık cümbüş çalmıyordu.

Mahalle çalıyordu.