Deprem Enkazından Çıkan Gerçek: İnsan

Habil ile Kabil’in ilk çatışmasından bu yana, iyilerle kötüler hep yan yana yürüdü. Hayat hiçbir zaman tertemiz olmadı; hiçbir şehir sadece “iyi insanlardan” ibaret yaşamadı.

Abone Ol

Deprem Enkazından Çıkan Gerçek: İnsan

Dünya yaratıldığından beri…
İnsan var olduğundan beri…
Ve Habil ile Kabil’in ilk çatışmasından bu yana, iyilerle kötüler hep yan yana yürüdü. Hayat hiçbir zaman tertemiz olmadı; hiçbir şehir sadece “iyi insanlardan” ibaret yaşamadı.

Depremden önce de böyleydi.

Mahallemizde oturan, değer yargılarıma göre alçak, ahlaksız, dengesiz hatta “gereksiz” dediğim insanlar vardı. Komşusunu rahatsız edenler, meslektaşını küçümseyenler, kendiyle bile kavgalı olanlar…
Bir de tam tersi vardı elbette: Kentine, ailesine, sokağına, mesleğine değer katan; varlığıyla insanın içini rahatlatan güzel insanlar.

6 Şubat 2023’te, Maraş merkezli büyük deprem geldiğinde ise felaket kimseye sormadı.
“Sen iyi misin, kötü müsün?” demedi.
Ayrım yapmadı.
İyiyi de kötüyü de aynı enkazın altına aldı.

Ölenler oldu…
Ağır yaralananlar oldu…
Hayatı bir daha eskisi gibi olmayacak olanlar oldu.

Felakete sevinilmez.
Hepsine üzüldük.
Hepsi için Fatiha okuduk, dualar ettik.
İnsan, toprağın altına girenin geçmişine değil, insanlığına bakıyor o an.

Felaketin ilk günlerinde, ilk haftalarında insanımız savruldu.
Eşi benzeri zor bulunan, belki de bin yıl önce yaşanmış ölçekte bir yıkımın ortasında kaldık.
Aylarca çadırlarda, konteynerlerde yaşandı.
Evleri “hafif hasarlı” denilenler bile evlerine girmeye cesaret edemedi.
Az hasarlı evinde oturup hâlâ kâbuslar gören, doğru dürüst uyku yüzü görmeyen insanlar var aramızda.

Bizim oturduğumuz bina defalarca incelendi.
Resmî kurumlardan mühendisler geldi.
Yetmedi, piyasadan 4–5 mühendis daha çağırdık.
Hepsi aynı cümleyi kurdu:
“Bu evde oturulabilir.”

Ama mesele beton değildi.
Mesele korkuydu.

Koca sitede ilk kez evine girip ışıklarını yakan kişi ben oldum.
O karanlığın içinde bir pencere aydınlandı.
Sonra bir tane daha…
Sonra bir tane daha…

Komşuları tek tek dolaştım:
“Gelin, evinize dönün. Karanlık bizi daha çok korkutuyor.”

İşte o gün fark ettim:
Depremden sonra yanan bir ışık, sadece bir ampul değildir.
Bir evin ışığı, hayata tutunmaktır.
Bir pencerenin aydınlanması, umudun hâlâ yaşadığını ilan etmektir.

Ve bir şey daha fark ettim…

Mahallede herkesin “yalancı, sahtekâr, dolandırıcı” diye bildiği biri vardı.
Bir akşam baktım…
Onun da evinin ışığı yanıyor.

İnanın, sevindim.
Hem de çok.

O an anladım ki;
Ne kadar kızsak, ne kadar küsek de…
Yalancılar, sahtekârlar, münafıklar bile bu hayatın bir parçasıymış.
İmtihan dünyasında onların da bir rolü varmış.
Onlar da bu hayatın renkleriymiş.

Boşuna dememiş Sadi Şirazi:

“Hiçbir insan fazlalık değildir hayatımızda.
Kiminden sabrı, kiminden sadakati, kiminden vefayı,
kiminden riyayı, kiminden sahteliği öğrenirsin.
Öğrendiklerimiz, tecrübedir aslında.”

Kentimizde eski yapıların büyük çoğunluğu yıkıldı.
Başta İndere bölgesi olmak üzere şehir yeniden inşa edildi.
Binalar modernleşti, güçlendi, yükseldi.

Keşke…
İnsan profilimiz de yenilenseydi.

Keşke daha ahlaklı,
Daha saygılı,
Kurallara uyan,
Adil bir toplum olarak çıkabilseydik bu enkazın içinden.

Ama gerçek şu ki;
Binalarımız yenilendi,
İnsanlığımız pek yenilenmedi.

Hatta daha saygısız, daha kural tanımaz, daha hoyrat bir hâle geldik.
Bazıları bu felaketten ders çıkarmak bir yana,
Daha azgın, daha pervasız çıktı.

Betonu güçlendirdik.
Ama insanı güçlendirmek için bir–iki nesil daha gerekiyor belli ki.

Yine de…
Deprem bize bir şeyi çok net öğretti:

Bu dünya iyisiyle kötüsüyle bir imtihan.
Ve bu imtihanda hayatta kalmanın tek yolu var:

Her şeye rağmen sevmeyi öğrenmek.