Depremden 3 gün sonra

Zorluk ve yokluk tarif edilemeyecek kadar ağırdı. Daha fenasını anlatmaya gerek yok. Hayatta kalışımıza, nefes alabiliyor oluşumuza şükrediyorduk

Abone Ol

Üçüncü gündü sanırım. Ailece yola düşmüştük. Birkaç aylık bebeğimiz ve altı yaşında torunumuz vardı.

Adıyaman’da su yoktu. Ekmek yoktu. Elektrik yoktu. Tuvalet yoktu. Zorluk ve yokluk tarif edilemeyecek kadar ağırdı. Daha fenasını anlatmaya gerek yok. Hayatta kalışımıza, nefes alabiliyor oluşumuza şükrediyorduk.

Tam da bu haldeyken hastamızı ve çocukları bırakacak güvenli bir yer arıyorduk. Önümüzde çok seçenek yoktu ama şunu söylemeliyim: Çok sayıda davet alıyorduk. Evini açanlar, maddi destek sunmak isteyenler…

Yol boyunca bunları konuşuyor, bir yandan da enkaz altındaki yakınlarımızın canlı çıkarılması için dua ediyorduk.

Ben, ailemi güvenli bir yere bıraktıktan sonra hemen geri dönecektim. Yapılacak o kadar çok iş vardı ki…

Korku vardı, telaş vardı, çaresizlik vardı. Ama bir de başka bir şey vardı: Hayatta kalmış olmamızın, sadece kendimize değil, başkalarına da bir faydası olmalıydı. İleride utanacağımız bir hatıra bırakmak istemiyorduk ardımızda. Öyle ya, gün bugündü. Paranın da, aklın da, vicdanın da lazım olduğu gün bugündü. Ülke ayağa kalkmış, biz sessiz kalabilir miydik?

Bu halde Adana’ya vardık. Yolda tuvalet ve yakıt için durduğumuz yerlerde ağlayarak sarılan, yardıma hazır olduklarını söyleyen insanlar içimize bir nebze umut düşürmüştü; ama korku ve belirsizlik hâlâ oradaydı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde bir lokanta bulmamız büyük şanstı. En azından bizim için. Kendimizi içeri attığımızda müthiş acıkmıştık. Gösterilen masaya oturduk.

Çok geçmeden üzeri et dolu kocaman bir tepsi geldi. Et lokantasıydı zaten. Ama çorba gelse de razıydık; yeter ki yanında ekmek olsun.

Karnımız doymuştu. Günler sonra ilk kez midemize et ve taze ekmek girmişti.

Çocuklar arabaya geçti, ben kasaya yöneldim.

Geldiğimi gören, elli yaşlarında, temiz yüzlü biri kasanın arkasına geçti. Gözlerimin içine bakarak, “Depremzedesiniz galiba,” dedi. “Evet,” dedim. Kıyafetlerimiz, konuşmalarımız zaten ele veriyordu.

“Afiyet olsun. Bizden olsun,” dedi.

Kabul etmedim. Israr edince, elimdeki paradan iş olsun diye sembolik bir kâğıt para alıp, “Bu kâfi. Afiyet olsun,” dedi.

Unutulur mu? Unutmayacağız elbette. Acıyı da unutmayacağız, yanlışı da, çaresizliği de vefasızlığı da…