EN İYİ ANNE BENİM ANNEM…

Hayat bazen bazı insanları daha çocuk yaşta imtihan etmeye başlar. Benim annem Hayriye Kıymaz da o insanlardan biriydi…

Abone Ol

EN İYİ ANNE BENİM ANNEM…

Hayat bazen bazı insanları daha çocuk yaşta imtihan etmeye başlar.
Benim annem Hayriye Kıymaz da o insanlardan biriydi…

1939 yılının ilk günlerinde, Anadolu’nun yoksullukla, yoklukla ve hayat mücadelesiyle boğuştuğu yıllarda dünyaya gözlerini açmıştı. Daha çocuk yaşlarda hayatın sert yüzüyle tanışmış, 5-6 yaşlarındayken babasını kaybetmişti. Yetim büyümüş, acıyla olgunlaşmıştı. Ama kader ona sadece hüzün değil; aynı zamanda büyük bir dirayet, sabır ve annelik merhameti de vermişti.

Henüz 18 yaşındayken emekçi bir fırın ustası olan Mustafa Kıymaz ile hayatını birleştirdi. Evliliklerinin daha ikinci ayında, bugün Musalla Mahallesi’nde askerlik şubesi civarında kiraladıkları evde çıkan yangınla bütün umutları küle döndü. Genç bir gelin olarak Babamla pijamalarıyla kendisini sokağa zor atabilmişler, ardından kurdukları yuvanın yanışını gözyaşlarıyla seyretmişti.

Hayata adeta “1-0 mağlup” başlamıştı benim annem…

Ama yılmadı.
Direndi.
Ayağa kalktı.

Üç erkek, iki kız olmak üzere beş evlat dünyaya getirdi. Yokluk içinde, alın teriyle, sabırla ve fedakârlıkla çocuklarını büyütmeye çalıştı. Babamla beraber onun en büyük hayali şuydu:

“Ben okuyamadım… Çocuklarım okusun…”

İşte bütün hayatını bu cümlenin üzerine kurmuştu.

1970-1971 yıllarında kader yolumuzu Gölbaşı ilçesinde kesiştirdi. Babam Shell petrol karşısındaki makinalı fırında çalışıp ekmek parası uğruna mücadele ederken anayolda bir taksinin çarpması sonucu henüz 32 yaşında hayata veda etti. O gün sadece bir insan ölmedi; bir annenin omzuna dünyanın bütün yükü bindi.

Babamın vefatında Beş kardeşin en büyüğü bendim. Daha 9 yaşındaydım.

Gölbaşı’da okul arkadaşım Fahri Ulugölge acı haberi eve ulaştırdığında yalın ayak olay yerine koştuğumu bugün gibi hatırlıyorum. Babam, Dr. Kemal Tabak’ın yazıhanesine uzatılmıştı. Başında tamponlar vardı. Can çekişiyordu. Elini tuttum…
“Baba… Baba…” diye ağlıyordum.

Elimi hissettiğini biliyordum.

Birkaç saat sonra gözlerini sonsuzluğa kapattı.

İşte o gün, hem benim hem annemin hayatındaki en ağır imtihanlardan biri başladı.

Annem artık hem anneydi hem de baba…

Ninem beni Asım Karaer’in mobilya atölyesine çırak olarak bıraktı. Sabah okula gidiyor, öğleden sonra çalışıyordum. İdare lambasının altında ders çalışıyor, sınav zamanlarında floresan ışığı olduğu için arkadaşım Orhan Acar’ın evine gidip gece yarılarına kadar okuyorduk.

Hayat bizi erken büyütmüştü.

Ticaret Lisesi’ni bitirdik. Üniversite sınavına girdik. Kayıt heyecanı yaşarken Türkiye, 12 Eylül’e sürükleniyordu. O çalkantılı dönemde arananlar listesine dahil olduk. Bana umut bağlayan annem için yeniden korku dolu günler başlamıştı.

Polis ve jandarma baskınları…
Ev aramaları…
Endişe dolu geceler…

Ben onun kolu kanadıydım. O kanat da kırılmıştı.

Ardından 12 Eylül geldi. 20 kişilik koğuşlarda 50 kişinin kaldığı hapishane günleri başladı. O süreç annemi derinden yıprattı. Ağlamaktan gözlerini kaybetti. İlk zamanlar görüşlerde beni zor seçebiliyordu, sonraları artık hiç göremediğini fark ettim.

En acısı da şuydu:

Kimsesizdi…
Sahipsizdi…

Kolundan tutup doktora götürecek, gözleriyle ilgilenecek bir yakını yoktu.

“Kara Bela” lakaplı namussuzun korku saldığı yıllarda, annem hapishane görüşü sırasında nar çubuklarının darbelerine bile maruz kaldı. Ama yine de yılmadı. Yıllarca hapishane kapılarında tahliyemi bekledi.

Birbirimize yıllar sonra yeniden sarıldık.

Arkadaşlarım, dostlarım Avrupa’ya gitmem, büyük yerlerde yöneticilik yapmam için teklifler sundular. Ama ben annemi artık yalnız bırakmak istemiyordum. Yıllar sonra evime, işime, aileme döndüm. Tek hedefim annemin yaralarını sarmak ve onu mutlu etmekti.

Fakat hayatın koşuşturması, gazeteciliğin ağır temposu, insanlarla iç içe geçen yıllar bazen anneme ayırmam gereken zamanı elimden aldı.

Bugün geriye dönüp baktığımda içimde buruk bir sızı hissediyorum.

Çünkü annem bize yemedi yedirdi…
Giymedi giydirdi…
Kendi mutluluğunu hiç düşünmedi.

Babamın vefatından sonra hayatını tamamen evlatlarına adadı. Başımızda durdu. Bizi korudu, kolladı, dua etti, nasihat etti, yol gösterdi.

Benim annem; merhametin, şefkatin ve fedakârlığın adıdır.

Çok duygulu, çok ince ruhlu, çok ileri görüşlü ve aynı zamanda nüktedan bir kadındır.

Geçen yıl sabah namazında düşüp kalça kemiğini kırdı ve yatalak oldu. Bu durum ona çok ağır geldi. Eşimle ziyaretlerimde annem eşime hitaben:

“Zeynalıma iyi bak… Yolculukta yanında uyuma… Uykusu gelirse arabayı kenara çekip dinlensin…”

İşte anne yüreği budur.

Evlat kaç yaşına gelirse gelsin, annenin gözünde hâlâ çocuktur.

O nedenle ben hiç büyümedim…
Ben hâlâ anamın çocuğuyum.

Onun sevgisi, merhameti ve fedakârlığı Yüce Rabbimin bana en büyük hediyelerinden biridir.

Allah anneme sağlık, huzur ve rahatlık versin. Dünya’da da ahirette de onu incitmesin. O bize karşı vazifesini fazlasıyla yaptı. Ama biz evlatları olarak görevimizi hakkıyla yerine getirebildik mi? işte bundan emin değilim.

Bu gün Anneler Günü’nde başta benim annem olmak üzere, bütün annelerin ellerinden öpüyorum.

Herkesin annesi kıymetlidir…
Ama insanın kendi annesi, dünyadaki en güzel sığınaktır.

Ve ben gönül rahatlığıyla söylüyorum:

Benim annem…
En iyi anne…