Eskisaray mahallesi

Bir Aralık İlkokulu’na başladım. Okul taş bir binaydı; yürüyerek giderdim. Yolumun üzerinde fırın, bakkal, dink ve kaynak işi yapan bir demirci vardı. Sokak taş döşeliydi;

Abone Ol

Evimiz Eskisaray Mahallesi’nde, buzhanenin arka sokağında, iki göz toprak bir evdi. Aynı avluda iki ev daha vardı; onlar da topraktı ve iki gözden oluşuyordu. Sanırım aynı evi iki aileye kiralamışlardı, çünkü ikimiz de kiracıydık. Avlunun tam ortasında bir kuyu, kuyunun başında bir tulumba, tulumbanın önünde ise bir curun dururdu. Su önce curuna dolar, oradan arktan geçerek sokağa akardı.

Sokağımızdaki tüm evlerin bahçe kapıları iki kanatlı ve tokmaklıydı. Tokmaklar el şeklindeydi. Elektrik vardı ama hiçbir kapıda zil yoktu; kapının içinden dışarı uzanan ince bir ipi çekerek açardık. Bazı kapıların üzerinde Kâbe ve Arapça yazılar bulunan tabelalar asılıydı. Sonradan öğrendiğime göre bu evlerde hacca gidenler olurmuş.

Kilise bize çok yakındı; iki ev kadar, yani otuz metre… Taştan yapılmıştı. Her gün çan sesi gelirdi. Bir kez bahçesini görmüştüm. Yusuf, İskender yahut Kenan isimli arkadaşlarımdan biriyle gitmiştik. Niçin gittiğimizi hatırlamıyorum; yalnızca taş duvarları, ahşap kapıları ve çiçekleri hatırlıyorum. O zamanlar bu arkadaşlarımın Hristiyan olduğunu, Hristiyanların kim olduğunu, bizim Müslüman olduğumuzu ya da Müslümanlığın ne olduğunu bilmezdim. Tüm bunlar cami önünde buz ya da yoğurt almaktan daha önemli değildi. Kilise, cami, boyalı yumurtalar ve içinden duman çıkan fanuslarla cenaze taşımak, hayatın sıradan parçalarıydı. Gülle oynamak, deleme çevirmek daha mühimdi. Oruç, ezan, bayramlar, hayatımızın neşeli ve doğal akışının bir parçasıydı.

Bir Aralık İlkokulu’na başladım. Okul taş bir binaydı; yürüyerek giderdim. Yolumun üzerinde fırın, bakkal, dink ve kaynak işi yapan bir demirci vardı. Sokak taş döşeliydi; taşlar aynı büyüklükte ve yan yana dizilmişti. Yağmur suyu sokağın ortasından akardı. Evlerin damlarından sokağa doğru çörtenler uzanır, yağmur suyunu aşağı boşaltırdı. Biz altından geçerken çoğu zaman ıslanırdık.

Kışın soğukta sümbüller çıkardı; saçaklar ve çörtenler sümbül dolardı. Taşların arasındaki su donar, biz de o buzlara basıp kırardık. Çıkan sesi severdik. Bazen su dolu çukur derin olur, ayakkabımızın içine su dolardı.

Okulun önünde, kovada nohut satan bir amca dururdu. Bir de kalın gözlüklü, gözlüğünün bir kanadı iple bağlı olan şalvarlı, şapkalı bir amca elmalı şeker satardı. Ara sıra cam bir fanusun içinde lahmacun satan, beyaz önlüklü bir amca gelirdi. Hiç lahmacun alamadım; param olmazdı. Elmalı şekeri hatırlamıyorum, ama nohut aldığımı hatırlıyorum. Gazeteden yapılmış bir külahın içine biraz tuz serperek verirdi. Sanırım bir kolu yoktu; ceketinin bir kolu boş sallanırdı.

Okulun güneye ve kuzeye açılan demir iki bahçe kapısı vardı. Sınıflar sobalıydı. Girişte solda kantin bulunurdu. Hep sabahçıydım. İlk dersin sonuna doğru süttozu ve simit ya da ona benzer bir şey dağıtırlardı. Sonraları başka şeyler de verdiler; sanırım fındıktı, belki başka bir şey… Teneffüslerde dışarı çıkmamızı istemezlerdi. Nöbetçiler öğrenci olurdu.

Kuzey kapısı daha sık kullanılırdı; güney kapısı dersler başlamadan önce ve dersler bittikten sonra açılırdı. Ben güney kapısından gidip gelirdim. Kapının tam karşısında bir fırın vardı. Sanırım ilk zamanlar yoktu; üçüncü ya da dördüncü sınıftayken açılmıştı. Yarım ekmek alır, yiyerek eve giderdim. Çarşı ekmeği sıcaksa mis gibi kokardı; pek sık denk gelmezdim, çoğu zaman soğuk olurdu ama yine de severdim. Annemin verdiği salçalı dürümden daha lezzetli gelirdi bana.

Biraz ilerisinde, sokağın solunda, leblebi satan bir bakkal vardı. Oradan şaka leblebi alırdım. Şaka leblebi, elekten düşen kırık leblebilerdi. Ucuzdu, yanık olurdu ama severdim. Param ona yettiği için değil; daha iyisini bilmediğim için bana en lezzetlisi o gelirdi. Leblebinin başka nasıl olacağını bilmiyordum ki.

Kuzey kapısından batıya doğru sıralı bakkallar vardı. Sarı yapraklı defter, kalem ve silgi aldığım bakkal hem defter hem peynir satardı. Yanındaki dükkân yün satardı; büyük çuvallarda, koyun yünü… Onun yanındaki dükkan tütün ipi, çivi, tuz ve gazyağı satardı. Gazyağı varillerde olurdu, tuz açıktaydı, kilo ile satılırdı. Az ötesinde sakallı, şapkalı bir amca gazyağı ve kepek satardı.

Biraz ileride Lise Fırını vardı. Sabahları buradan ekmek alırdım. Sıramı beklerken kasanın üzerindeki tuşlu, kahverengi radyodan türkü dinlerdim. Bazen hükümet haberleri de olurdu.

Fırının karşısında, sokağın içinde polis karakolu bulunurdu. Fırın ile karakolu ayıran yolun ortasında çam ağaçları vardı. Sonradan öğrendiğime göre bu ağaçları orman müdürlüğü dikmiş; 1960 yılında, ilk orman müdürü tarafından… Yanlış hatırlamıyorsam adı Şevket Ayhan’dı, Besni’liymiş. İlk çam ağaçlarını bu yolda ve orman lojmanlarının olduğu yerde gördüm. Bir kısmının çam değil, servi olduğunu ise ancak orman mühendisi olduktan sonra anladım.