HAYATI BERABER ÖĞRENİYORUZ

-Sarıkamış Allahuekber Dağlarının Ateşi İçimizde!-

Bir milletin kültür hazinesinin hem oluşması, taşınmasında hem de korunmasında daima yan yana, omuz omuza olan disiplinler Edebiyat ve Tarihtir. Bu disiplinler sadece örgün öğretim / öğrenim alanları olan okullarda değil; hayatın içinde hayatı öğreten, evlerimiz (hane, ocak) ve yurtlarımızın (oba, mahalle, şehir) ‘öğretmenleri’ aracılığı ile bizlerin aklına, ruhuna, yüreğine nakşedilmiştir.

Evet, hayat öğretmenleri! Bu öğretmenlerimiz an gelir; atamız, anamız, ninemizdir. An gelir, asker ocağında komutanımızdır. An gelir bir kıraathanede ‘âşık’, bir meydanda ‘hatip’, bir mecliste ‘arif’, bir kitapta ‘âlim’, bir şiirde ‘şair’dir. Hayatın içinde her an bizimle olan ve bizi yoğuran bu öğretmenlerimiz, sadece ‘sözleri’ ile değil, ‘tavırları, duruşları, hareketleri, idealleri, yürüyüşleri’ ile de bizlere hayatı -hayatın ta kendisi olan edebiyat-tarih kardeş disiplinlerini- öğretirler. Sözünü ettiğimiz bu rehber öğretmenlerimiz, bir anlamda bize ‘yaşanılan tarihin ancak yazılabildiğini’ ya da diğer deyişle ‘sadece tarih yazabilenlerin, yazdıkları tarihi yaşayabildiklerini / yaşatabildiklerini’ bize ‘yaşayarak’, ‘hayat yolunda yüreği ve aklı ile yürüyerek’ öğretirler.

İşte bizler, böyle bir gelenekten geliyoruz. Yani hayatın her safhasında ‘tarihin ve edebiyat’ın hareket ve yazı ile ‘yazılması’nın yanında; yazılanların – yaşanılan anın hemen ardından, alın yazısı olduğu idrak edilecek yazılanların-  sıcağı sıcağına ‘söz ve duruş’ ile aktarıldığı, anlatıldığı bir gelenekten. Zaten edebiyat ve tarih ikiz disiplininden kopmamış bütün bu ‘yaşanılan / yaşatılan öğrenilmişliklerin’ hepsine kültür diyoruz. Kültür ise bir milletin dimdik ayakta durduğunun, beraber yürüdüğünün ve büyüdüğünün, ‘varlığının ispatının’ silinmez mührüdür.

Ne zamanki insanımız edebiyatından ve tarihinden uzaklaştırılmaya çalışılmış, işte o vakit, millet sadece kültüründen, kimliğinden uzaklaşmakla kalmamış ‘benliğinden’, ‘canlılığından’, hatta yürüme, düşünme, gelişme kabiliyetinden çok şey kaybetmiştir.

Bu yüzdendir ki bir milletin çocuklarına tarihi ve edebiyatı anlatmak, tarihin ve edebiyatın kardeşliğini idrak ettirerek aslında iki disiplinin ‘hayat’ın bir parçası, hayatın olmazsa olmaz sebebi olduğunu kavratmak önemlidir. Nasıl başaracağız bunu?  Elbette ki hayatın içindeki tüm kurumlar, kendi varlıklarının ve misyonlarının şöyle bir silkinip idrakına varacaklar, varmalıdırlar. O eski aile meclisleri, mahalle sohbetleri, (asla kahvehane, kafe değil) kıraathane meclisleri yeniden tesis edilmeli. Tabii ki, bu tesis de bir nostalji, bir sembolik gösteri, bir pandomim sanatı havasında olmamalı. Bugünün anne, baba, ata, dedeleri; bugünün şair ve yazarları, bugünün sanatçıları bugünü (dünü ve yarını da) ‘bugünden’ iyi okuyarak gençlere çocuklara ‘kültürü, tarihi, edebiyatı’ aktarmalıdır.

Elbette ‘bugünü bugünden tezi yok, kanlı canlı ve idraklı anlatmalı, anlamalı ve yaşamalıyız’ misyonuna, hareketine örgün eğitim kurumları yani ülkemizdeki her öğretim seviyesindeki okul da katılmalıdır. Burada bahis konusu ettiğim bir tarih bilgisinin ya da bir edebiyat şahsiyeti veya konusunun ‘kuru bilgi yığını şeklinde’ aktarılmasından, üstelik çoğu zaman ‘testle üniversite kazandıracağız cezbesi ve afyonuna kandırılmış’ öğrenci ve veliye dersin (edebiyat ve tarih disiplininin) kuruluğuna hizmet ederken ‘öğretimin böyle olduğu iddiası içinde olunan’ ‘anlatılmamasından’,  kuru ve sıkıcı hale getirilmiş bilgilerin şıklara indirgenmesinden bahsetmiyorum. Bahsettiğim, okullarımızda da ‘yazılan tarihin yani edebiyatın’ ve ‘yaşanılan tarihin yani tarih disiplinin’ hayatın içinden örneklerle yaşatarak, hissettirerek öğretilmesidir.

Günümüzün ‘öğretme / öğrenme’ anlayışının, bence en büyük paradokslarından biri de şudur:

Bir gence tarihi, edebiyatı, kültürü (ve tabi diğer sosyal, fen ve sanat disiplinlerini), kısacası hayatı öğretme ve aktarma görevi nerede, kimdedir? Bir sonraki safhası da bu öğretme neden, ne kadar, nasıl olacaktır? (Bir paradoks dedik ama birçok düğümün iç içe geçişi sorumuza bile yansıyor.)

Günümüzde ‘okul’ kavramının anlamı sadece diploma veren kurumlar haline getirilmiştir. (Otuz yıllık bir lise öğretmeni olarak –maalesef- görebildiğim ve bunca süre içinde daima acı çektiğim tablo üzere, bu böyledir.) Okullarımızda, okullarımızın kağıt üzerinde yazılan misyonları ve vizyonlarının yanından bile geçilmez olmuştur. Örneğin liseler ‘hayata insan yetiştiren’ kurumlardır. Fakat icraatta ise sadece üniversiteye yetiştirme yarışında gibi görünmektedirler. ‘Gibi görünmektedirler’ diyorum bilerek! Çünkü sadece bu hedefe indirgenmesi yanlışlığının yanında indirgenen bu hedef için bile ‘test illüzyonu ile’ bu hedefi dahi gerçekleştiriyormuş gibi yapanlar (öğretmen ve öğrenciler) çoğunluktadır. Bu acı noktaya başka yazı(lar)da değindiğimi / değineceğimi bildirerek ben asıl konumuza dönmek istiyorum. Kısacası okullarımız (kuruluşlarının amaç ve hedeflerinde olmasına rağmen) insanı hayata hazırlama hedeflerinden uzaklaşmaktadır.

İkincisi, toplumun diğer kurumları ve en önde, en sağlam kurumu aile, ailelerin oluşturduğu mahalle, köy ve şehir ‘insanı hayatta an be an yetiştirme’ dinamiklerinden, sorumluluğundan – bilinçli ya da bilinçsiz- uzaklaşmaktadır. Hayatın içinden öğretmenler (anne, ata, dede, usta, edip vb.) ya bu misyonlarını unutmuşlardır ya da hatırlasalar da sorumluluktan kaçmaktadır; sorumluluklarını icra edecek zeminleri kaybeder duruma gelmişlerdir. Bazı durumlarda da ‘terbiye ve öğretim konusunda’ okul ile toplumun diğer kurumlarının genci / çocuğu bir pinpon topu gibi birbirine attığı görülür. Sıra  üçüncü düğümde. Sizlere basit bir örnek vermiş olalım: Veli der ki; ‘beni dinlemiyor, çocuğunuza siz saygıyı ya da dinlemeyi öğretin.’ Öğretmen der ki; ‘ben bunlarla zaman kaybedemem; terbiye sizden, bende ise çözecek çok test var.’ Bakın her iki taraf da ‘hayatta, hayat için öğrenecek / öğretecek çok konu var ve ikimiz de bu noktada sorumluyuz’ diyemedi. Görüldüğü gibi toplumumuz ‘yaşayarak / yaşatarak öğrenme ve öğretme geleneği’ni kaybetmektedir. Hatta milletin bütün fertleri ‘öğrenci’ olmak kadar ‘öğretici’ olmak misyon ve sorumluluğunu unutmuş ya da ihmal etmiş görünmektedir. ‘Öğrenme ve Öğretme Geleneği ve Sorumluluğu’nu kaybetmekse edebiyatı, tarihi, kültürü unutmak; hatta ‘kişi ve millet olarak’ benliği, var oluşu unutmak demektir.

Tarihi, edebiyatı, kültürü ve benliğimizi unutursak -Allah göstermesin- bu milletin ilelebet yaşaması için Allahuekber dağlarında ‘donan’ şehitlerimizin; Çanakkale’de paramparça şehit olanların, bize İstiklal Marşı bıraktığı halde kendisi ve ailesi yokluk içinde ölen Mehmet Âkif’in / daha nice Âsım ve Âkiflerin yüzüne nasıl bakarız? Canımız, kanımız, vatanımız var olduğu sürece ‘kendimize gelip’ yazılan ve yaşanılan tarihi, ‘yaşayarak / yaşatarak’ evlatlarımıza anlatmak bizim boynumuzun borcudur. Okulun içinde ya da okulun dışında olmamız da fark etmez. Bir anne, bir öğretmen, bir şair, bir dede, bir komşu, bir edip, bir akademisyen, bir komutan, bir izci lideri, bir oymak başı, bir esnaf, bir iş adamı, bir usta, bir STK yöneticisi ya da üyesi, bir gazeteci, bir sporcu… olabiliriz. Toplumun içindeki rollerimizi çoğaltabiliriz. Ama birleştiğimiz tek bir nokta var: Bu vatanın yaşayan ve her an bir şeyler öğrenen ve öğreten, yaşatmasını bilen neferiyiz. 

Milletimizin benliğinde, yüreğinde nakşedilmişken unutturulmaya çalışılanları yeniden kazanmamız için silkinip de kendimize gelmemiz gerçeğini şu şekilde özetleyelim: Hayatın tamamı bir okuldur ve ‘okul’lar da hayattan izole edilmiş yapay oluşumlar değil; hayatın içinde, toplumun birer parçasıdır. Okulda öğrenim görenler bir bilimin öğrenimini okul çatısında gerçekleştirebilirler ( ki bu öğrenim de hayattan kopuksa arızalıdır); ancak hayata hem okulun içindeki hem de okul dışındaki ‘hayat öğretmenleri’ ile, hayatta daima öğrenci kalabilmiş (okul içi ve dışındaki) ‘öğretmen’lerle yetiştirilmeli, bilinçlendirilmeli ve gençlere ‘gerçek hayat sahnelerinde’ kültür, tarih, edebiyat aktarılmalıdır. Bu aktarımdan da hayatın ve öğrenciliğin farkında, bütün idraklı büyükler ‘öğretici, aktarıcı’ misyonları ile birinci dereceden sorumludur.  Okullar ise izolelikten, hayattan kopuştan sıyrılıp hayat için hayatî misyonlarına uygun hayatla bağlantılı öğretim tekniklerine sarılmalıdır. Böylesi öğretim tekniklerine sarılmış idraklı öğretmenlerin elinden tutmalı, bu ‘insan’ öğretmenlerin yolunu açmalıdır.

Son dönemlerde, gencin hayata hazırlanması konusunda okullarımızın içinde ve okul dışındaki toplumlarda büyük bir bilinçlenme ve hareketlilik görülmektedir. Bu sevindiricidir. Ama sevincin rehavetine kapılıp da bu hareketliliği kısa süreli gösteri sanatı konumuna sokmamak; ‘hayat biçimi’ , ‘hayat boyu öğrenme yürüyüşü’ haline getirmek gerekir. Tam da bu noktada şahit olabildiğim birkaç güzel girişimi, çalışmayı ve yaklaşımı sizlerle paylaşacağım.

Öncelikle, henüz birkaç gün önce (20 Aralık 2019) Milli Eğitim Bakanımız sayın Ziya SELÇUK’un bir televizyon kanalında Milli Eğitimimiz ve okullarımız hakkındaki umut veren ve çoğu hayata geçen / geçecek olan açıklamalarını dinledik. Baştan sona dinlediğim konuşmasında, Bakanımın şu sözleri beni (eğitimcilikte otuz yılımın sonrasında dahi) bir çocuk gibi heyecanlandırdı: ‘Okullarımızda hayatla bağlantılı uygulamalı eğitim programları, atölyeler olacak. Çocuklarımıza disiplinler arası bağları da gösteren öğrenme modelleri uygulayacağız.’ Benim gibi, şu anki okul toplumlarında ‘edebiyat hayattır’ düsturuna inanarak öğrencilerine testten evvel ‘edebiyat, hayat ve diğer bilimler’ bağlantısı ile ‘hayat boyu öğrenme’ modellerini canı pahasına, karizması, öğretmenliği, bilgisi örselenmesi, haksız saldırı ve eleştirilere maruz bırakılması pahasına yine de öğrencilerine hayatı öğretme sorumluluğu ve inancını taşıyan, bu inançla yöntem, teknik uygulayarak çalışmalar yapan öğretmenler için büyük bir sevinç ve heyecan, bu haber. Bakanımın müjdelediği bu modeller okullarımızda hayata geçerse, açıkça söz veriyorum, yaş haddime kadar okullarımda, ömrümün sonuna kadar da toplumda eğitim neferliğine daha da sıkı sarılacağım.

İkinci paylaşacağım konu; Bakanımın açıklamasında da altını çizdiği ‘disiplinler arası bağların’ gençler  (ve hatta büyükler) tarafından anlaşılmasına dair  ‘öğretmen/ öğrenme’ çalışmalarına önemli bir örnek. 10- 12 Ekim 2019 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi ile Başbakanlık Atatürk Araştırma Merkezi işbirliği ile VI. Uluslararası Tarih Eğitimi Sempozyumu gerçekleştirildi. Bu sempozyumda Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi (eski Rektörü) ve halen bu üniversitede Öğretim Üyesi Prof. Dr. sayın Yaşar AKBIYIK hocamla ortak Bildiri sunduk. Bildirimiz Aralık 2019 itibarı ile yayınlanarak literatüre de geçti. (Bildiri ile ilgili ayrıntılı bilgilere ulaşılabilir.) Öncelikle hocama huzurunuzda tekrar teşekkür ederim. 2017 yılında bir avuç genç ve Eğitimci / Şair dost sayın İbrahim ERYİĞİT hocamla gerçekleştirdiğimiz bir proje kitabını gören hocam, Nisan 2019 sıralarında bana böylesi önemli bir bildiride ortak çalışmamızı önerdi. Öneri hem tavır ve duruş hem de içerik açısından beni ihya ve mutlu eden bir öneri oldu. Çünkü bir taraftan TC Kültür ve Turizm Bakanlığı GENÇDES projesi kapsamında basılan ‘Tarihin Şiir Dili Yahya Kemal’ kitabımız ve bu kitabın oluşmasındaki Genç Yazarlar Atölyemiz akademik çevrelerde yetkili bir ağız ve kalem tarafından           (elbette âlicenaplık ile) dikkat çekilerek onay ve kabul görmüş olması, bir taraftan da Tarih ile Şiiri birleştiren özgün bir çalışmayı; yine benzer bir bakış açısı ile (Tarih ve Edebiyat Disiplini arasındaki bağın kopmazlığı bakış açısı) konuya yaklaşan, bu yaklaşımla makale ve eserleri olan bir akademisyenle ciddi bir çalışmada ele alabilecek olmak oldukça önemli idi. Bu önem, şahsımdan çok         (şahsımı onore edişinden ziyade) Türk edebiyatı, Türk tarihi, Türk eğitimi, Türk milleti ve Türk genci için önemli idi. Bildirinin adı ‘Tarih Öğretiminde Şiirin Yeri’… Bildirinin ardından gelecek çalışmalar için Hocamızla şimdiden kolları sıvadık. Ve oldukça heyecanlıyım.

Son paylaşımı da, 22 Aralık Sarıkamış Şehitlerini anma günümüz adına vermiş olalım. Geçtiğimiz yıl bu zamanlar Türkiye İzcilik Federasyonumuz izcileri Federasyonumuz Başkanı sayın Hasan D. SUBAŞI ile Allahuekber Dağlarında anma yürüyüşü yaptıklarında saygı yürüyüşünün yüreği titreten ve bizleri şehitlerimizin donarak şehit olduğu anlara götüren anlarını fotoğraf karelerinden gördüğümde dahi şöyle bir titremiş ve gençlerle beraber yapılan anlamlı yürüyüşleri MUSİKAR (Edebiyat Kültür Eğitim) Dergimize taşımıştım. Sonrasında Başkanımla gençleri ve bugünün ‘Âsım’larını çeşitli vesilelerle konuşma bahtiyarlığı yakaladım. Yaptığımız konuşmalardan anladım ki geleneğimizde var olan ‘hayatın öğretmenleri’, hayatın içinde hala kanlı canlı, imanlı olarak ‘milleti’ yaşamakta, yaşatmaktalar. Başkanım, şahsınızda bütün izcilerimize şükranlarımızı sunuyorum.

Türkiyemin izcileri şu sıralarda da Allahuekber Dağlarında. Biz de yüreğimizle onlarla yürüyor, onlarla dua ediyoruz… Onlara buradan sesleniyorum:

‘Başta Sarıkamış ve Çanakkale başta olmak üzere bugüne kadar gelen tüm şehitlerimiz, siz izcilerimiz ve dünün, bugünün, yarının ‘ÂSIM’ları (öğretmenleri, akademisyenleri, izcileri, ataları, anaları, dedeleri vd.) var oldukça bu millet İÇİNDEKİ ATEŞİ HİÇ SÖNMEDEN yaşayacaktır. Çünkü bu yol hepimizin; bu inanç hepimizindir. BERABER YÜRÜYORUZ. Tarihi beraber YAŞIYORUZ, beraber YAZIYORUZ. HAYATI BERABER ÖĞRENİYORUZ.’

Rânâ İSLÂM DEĞİRMENCİ

Eğitimci / Şair-Yazar

ANKARA