İSRAİL VE AJANLARI !
Babam, 1967 yılında Bornova’da 57. Topçu Tugayında karargâhta görevli bir astsubaydı. Askerlik anılarını anlatmayı sevmezdi. Hatta emekli olduğu 1972 yılından sonra da çok nadir olarak yaşadığı önemli olaylar güncel bir siyasi konu ile ilgili olursa kısa bir özet olarak anlatırdı. Mesela 1960 Darbesi ve 1962-1963 Albay Talat Aydemir darbe girişimlerini bizzat yaşamıştı. O yıllarda Polatlı Topçu Tugayında görevliyken görev yaptığı topçu alayı ile birlikte Talat Aydemir darbesine karşı Polatlı’dan Ankara’ya gidişlerini ve TRT binasını işgal eden Talat Aydemir yanlısı Harp okulu talebelerinden geri alışlarını anlatırdı. Tek gurur duyduğu şey tek bir askerî öğrencinin burnunu kanatmadan ve silah arkadaşları arasına kan girmeden olayların ikna ve sulh yoluyla bastırılması idi.
1967 yılına tekrar dönersek günümüzde yaşanan ABD, İsrail -İran savaşlarında herkesi dehşete düşüren istihbarat operasyonlarının tarihi derinliğini gösteren -bana anlattığı- bir anısını sizlerle paylaşmak istedim. 1967 yılında Mısır, Süveyş Kanalı’nın doğusunda kuvvetlerini yığınak yapmış ve İsrail’e karşı deniz ablukası uygulamaya başlamıştı. Bu tehdit üzerine İsrail, önleyici bir saldırı planladı. 5 Haziran’da İsrail Hava Kuvvetleri, Mısır’ın havaalanlarına sürpriz bir saldırı düzenleyerek savaşın gidişatını belirledi. Yani, ilk saldıran İsrail oldu.
1967’deki Arap-İsrail Savaşı, yani Altı Gün Savaşı, haziran ayında patlak verdi. İsrail; Mısır, Ürdün ve Suriye’ye karşı savaştı ve sadece altı gün içinde büyük bir zafer kazandı. Bu savaşın sonucunda İsrail, Batı Şeria, Gazze, Golan Tepeleri ve Sina Yarımadası’nı ele geçirdi. Bu, Orta Doğu’da dengeleri kökten değiştiren, uzun vadeli bir çatışmanın temelini attı. İşte bu savaş bittikten sonra TSK’de bu savaş ve sonuçları üzerine ciddi araştırma ve çalışmalar yapılmış.
Babamın mesaide olduğu bir gün Genelkurmay İstihbarat Başkanlığından gizli damgalı kurmay başkanı olan komutanına özel bir mektup gelir. Babam o sırada harekât dairesi kurmay başkanlığında görevlidir. Mektubu acilen emir subaylığını yaptığı karargâh komutanı albaya götürür.
Mektubu alan komutanı zarfa bakar ve “-Aç bakalım Osman Nuri ne yazmışlar oku bakalım” der.
Babam mektubun gizli olduğunu ve isme özel geldiğin söyler.
Komutanı Albay, “oğlum Osman Nuri seninle harekât planları yapıyoruz. Sen aç şunu” der.
Babam zarfı açar ve mektubu okumaya başlar. Mektupta anlatılan olay özetle şudur:
İsrail ordusu Sina Yarımadası’nı hızlı ve ani olarak işgal derken birçok Mısırlı subayı da esir almıştır. İsrail’e getirilen bu subaylar sorgulanmakta ve Mısır ordusuna ait yeni istihbarat bilgileri alınmaktadır. Sorgular önem derecesine göre üç kademede yapılmaktadır. Sorguya alınan subaylardan bir Mısırlı Albay birinci ve ikinci kademe sorgulamada çözülmez ve hiçbir bilgiyi de vermez. Sorgularda yıpratıcı baskı ve işkenceler üçüncü kademede daha da şiddetlenir.
Sorguyu yapan İsrail’in Mossad ajanları üstlerine sonuçları rapor olarak verirler. Bu birinci ikinci kademede çözülmeyen Mısırlı Albay Mossad’ın üst kademesinin dikkatini çeker. Aslında çözülüp her şeyi diğerleri gibi anlatması gerekirken bu albay niçin direnmektedir?
Bu sorunun cevabını bulurlar. Bu albay aslında bir Mossad ajanıdır. Mısır harp okullarından beri özel yetiştirilmiş ve albaylığa kadar yükselmiştir. Hemen sorguya müdahale ederler ve Albayı sorgucuların elinden alırlar. Albay o güne kadar Mısır ordusuna ait çok gizli bilgileri hatasız ve gizlice Mossad’a bildirmiştir.
Mossad’ın yetiştirdiği iyi bir ajan olarak Mossad’ın kendisini bulmasını beklemiş ve işkencelere dayanmış ve çözülmemiştir. Öyle bir görüntü vermiş ki kendisini 1. ve 2. sorgu kademelerinde sorgulayan Mossad ajanları onu Mısırlı bir subay olarak görmüşler ve Yahudi olduğunu anlamamışlardır.
—-
TSK’nin 1967 yılında elde ettiği bu bilgiyi tüm ordu birimlerince paylaştığını babamın bu anısından anlıyoruz. Ve bu olayın bilinmesinden sonra komuta kademesinde sicil amirlerinin sayısı arttırılır.
Her subay adayının kökeni ve ailesi çok sıkı olarak incelenmeye başlar.
Bugüne gelirsek.
Yahudilerin casusluk faaliyetlerinde çok önemli bir avantajını daha bu anı dolayısıyla sizlerle paylaşmak istiyorum.
Titus komutasındaki Roma ordusu Kudüs’e girip Yahudileri Kudüs’ten çıkartarak Roma İmparatorluğu’nun çeşitli eyaletlerine dağıttığını biliyoruz. Babil sürgününden yaklaşık 600 yıl sonra MS 70 yılında ikinci büyük sürgünü yaşamıştı İsrailoğulları. 1948 yılına kadar yani yaklaşık 2000 yıl bu dağınık Yahudi grupları farklı coğrafyalarda yaşadı. Yeni nesilleri yüzlerce yıl yerli halklarla aynı iklimi ve coğrafyayı paylaştı. Bu iki bin yılın sonunda Habeşistan’a gidenler ayni Habeşistanlılar gibi esmerleşti ve kıvırcık saçlı nesillere dönüştü. Polonya’ya gidenler ise Polonyalılara, Rusya’ya gidenler Slavlara benzediler. Almanya’daki Yahudiler de Almanlara benzedi.
Tabii ki Anadolu’ya gelenler de bu coğrafyanın insanlarına benzediler.
Hindistan’daki Yahudileri görseniz bunlar kesin Hintli dersiniz. O kadar benzerler. Bir Hintliden asla ayırt edemezsiniz.
İran’da binlerce yıl yaşayan Yahudiler aynen İranlılar gibi fiziksel özelliklere sahip oldular. Yani bir Türk atasözünde söylendiği gibi: “Üzüm üzüme baka baka kararır.” misali yaşadıkları coğrafyanın insanlarından ayırt edilemeyecek kadar benzeştiler.
İşte bu 2.000 yıllık farklı coğrafyalarda farklı ırklarla beraber aynı iklim koşullarında yaşayan Yahudiler 1948 yılında yeniden devletlerini kurduklarında büyük bir göç hareketi ile İsrail’e göç ettiler.
Yahudiler binlerce yıllık sürgünde fiziksel olarak gittikleri ülkelerin insanlarına benzediler fakat asla asimile olup “ırk-din” merkezli millî özelliklerini kaybetmediler. Çünkü hangi ülkeye giderlerse gitsinler yanlarından ayırmadıkları “Tevrat’ı ve Talmud’u” ve de dillerini yani İbraniceyi asla unutmadılar.
Tevrat ve İbranice Yahudilerin varlığının devamını sağlayan en büyük ve tek güç kaynağı oldu: Din ve dil !
Tevrat ve Tevrat’ın dili ile her gittikleri yerde “vatanları” oldu.
Elbette geldikleri ülkelerde kalan parçaları da oldu. Ve o ülkelerin vatandaşları olarak yaşamlarına devam ettiler. Her Yahudi’nin ana dili gibi konuştuğu en az iki dili oldu. Birisi İbranice diğeri yaşadıkları ülkenin dili. Tabii çoğunun da bir üçüncü dili İngilizce idi.
Mossad’ın ajan devşirmede ve örgütlemede hangi ülke olursa olsun hiçbir sıkıntısı olmadı. Fiziksel özellikleri ve dili ile yaşam biçimi ile eğitmeye öğretmeye hiç ihtiyacı olmayan büyük bir “ajan havuzuna sahip” tek “ırk-din devleti” İsrail desek yanlış bir tespit yapmış olmayız.
Orta Doğu coğrafyasına gelince zaten her ülkede tarih boyu varlar.
I. ve II. Dünya Savaşları sonrası kurulan yeni devletler kurulurken nüfus kayıtları ve ırk kayıtlarının özellikle Yahudiler tarafından birçoğunun özel olarak silinmesi herhâlde zor olmamıştır.
Binlerce yıl iki kimlikli yaşamaya alışkın evde gizli Yahudi öğretisi dışarıda yaşadığı ülkenin vatandaşı olmak gibi tabii bir refleksin sahibi olan Yahudiler arasından ilkokuldan başlayarak bulundukları ülkelerin resmî makamlarında en yukarılara kadar ailenin de desteği ile Mossad’a hizmet eden bir ajan olarak yerleştirilmesinin İsrail için hiç de zor olmadığı artık bugün iyice anlaşılmış olmalı.
Suriye’de Irak’ta ve en son İran’da gördüğümüz uzun bir hazırlık dönemine dayandığı da anlaşılan İsrail ajanlarının en rahat çalışma imkânını veren ve en yukarılara sızmasını sağlayan ve de yetkili konumlara gelmesini kolaylaştıran bir ikinci önemli nokta da “dine dayalı güya cihat örgütlenmeleri ve din, mezhep odaklı teşkilatların hedef ülkelerde iktidar olmaları ya da iktidarları yöneten güçler arasında bulunmalarıdır.
Siyasi dini bağlılıklar ile tarikat, cemaat mensubiyetlikleri ile mürit, talebe; şıh şeyh, ayetullah vs. gibi sorgusuz biat ve tam teslimiyeti esas alan siyasi dini yapılara sızmak hiçte zor olmamaktadır. Sonrasında da belli ritüellere sadık kalarak “hizmetlerde” bulunarak kazanılan güvenle en yetkili noktalara yükselmek ya da en yetkili kişilerin en sadık adamı olarak mevzilenmek kolaylaşmaktadır.
Siyasal dini öncelikli oluşumlar ve merkezler dernekler, kulüpler ve sivil toplum örgütleri ajanların sızması için çok elverişli habitatlar oluşturmaktadırlar. Hangi din olursa olsun bu gerçeği tarihin birçok kırılma noktasında ve savaşların sebepleri ile sonuçlarında görmekteyiz.
Son yirmi yıldır Orta Doğu’da seyrettiğimiz tiyatro işte bu yapıların yazdığı bir tiyatrodur.
Irak’ta Saddam’ı arkadan vuran Kestizani tarikatı, Suriye’de ve Lübnan’da Hizbullah’ı bitiren yapılar hep aynı dinin farklı yorumlarını önceleyen siyasal dinci yapılardır.
Bizde de FETÖ bu işlerin zirvesiydi. Şimdi de Mollaların içine sızmış ve ayetullahların burnunun dibine kadar sokulmuş bu yapıları ve Mossad ajanlarının varlığını İran’da görüyoruz.
Hangi ülkede olursa olsun dini öncelikler ve iddialar ile savaş kışkırtıcılığı ve kamuoyu tahrikleri yapan siyasal dinci odaklara ve bağlı mensuplarına da dikkatli ve aynı şüphe ile bakmamız lazım. Bu tip ajanlar sadece savaşları kaybettirmezler emperyalist hedeflerin menfaatleri doğrultusunda iktidar güçlerine sızarak ya da etkileyerek savaşları da karşılıklı olarak çıkartmak üzere çalışırlar. Günümüzde en güzel örnekler ise Evangelistler ve onların karşısında oluşturulan cihatçı siyasal dinci yapılardır.
İsrail’in zevkle seyrettiği “simbiyotik” kıyamet savaşı tiyatrosu !
Atatürk’ün temellerini attığı laik, demokratik, üniter Türkiye devletinin her türlü emperyal yapıların ve ithal ideolojilerin gizli açık saldırılarına karşı 100 yıldır ayakta kalmasının sırrı işte bu akılcı ve millet esasına dayalı Cumhuriyet’e dayanan yapısından dolayıdır.
Ruhu şad olsun !
Hakkı Şafak SES