KAR YANIĞI
Ocak ayının ortaları… Dışarıda bir metre kar var. Bir odada sekiz kişiyiz. Soba sönmüş, içerisi buz gibi. Yorganı başıma çekmiş, açlıktan guruldayan karnımı ovuyorum.
En küçüğümüz tahta beşikte.
Ağlayınca annem uyandı, beşiği sallamaya başladı.
Başımı yorganın altından çıkarıp,
“Acıktım,” dedim.
Annem sinirli bir sesle,
“Zıbar,” dedi.
“Acıktım,” dedim bir daha.
Bu kez,
“Döverim,” dedi.
Açlıktan uyanmışım; nasıl uyuyayım! Aklımdan yemek çıkmıyor.
Büyük teyzem bizi duymuş.
“Çorba koyarım şimdi. Kızma çocuğa,” dedi.
Nasıl sevindim anlatamam. Burnuma mis gibi çorba kokusu geldi. Ekmek doğrayıp içine katacağım çorbayı hayal ettim.
Önce teyzem, ardından ben kalktık. Yan odaya geçtik.
Teyzem ocağı yaktı, bir kazan çorba koydu. Sonra arka odaya ekmek sulamaya gitti.
Dışarıda kar lapa lapa yağıyor. Yan odadan beşiğin tak tuk sesleri geliyor.
Isınmak için ocağa yanaştım. Buğday ve pamuk saplarıyla ateşi dürttüm; alevler hemen canlandı.
Teyzem arka odadan bağırdı:
“Ateşe karışma! Uzak dur.”
Biraz sonra küçük teyzem, kucağında kardeşimle içeri girdi. Kapı açılınca içeri kar kokusu doldu.
Kardeşim uyumayınca kucağına almış getirmiş.
Karşılıklı, ocağın iki tarafına oturduk. Ocağa dönük yüzümüz ateş, arkamız buz gibi. Ateş sönmesin diye arada bir dürttüğüm saplar anında tutuşuyor.
Az sonra gri bir aydınlık sızdı içeriye. Hava aydınlanıyordu.
Arka odadan büyük teyzem bir kez daha bağırdı:
“Ateşe karışma!”
Alev her yükseldiğinde aynı ses geliyordu:
“Ateşten uzak dur!”
Küçük teyzemin kucağındaki kardeşimi öpecektim ki teyzemin sesi kulaklarımda çınladı:
“Rıza, yanıyorsun!”
Büyük teyzem bu çığlığa arka odadan fırlayıp gelmişti.
Üzerimdeki naylon fistan alev alev yanıyordu. Çıra gibi tutuşmuştum.
Karın üstüne atlayıp yuvarlanmak yerine, panikle arka tarafa, ahıra doğru koştum. Teyzem yetişti; fistanı parçalayıp üzerimden söküp attı.
Naylon kumaşın erimiş parçaları hem teyzemin ellerine hem benim bacaklarıma yapışmıştı.
Burnuma yanmış et kokusu geliyordu.
Çığlıklarım evi inletiyordu.
Herkes ayaktaydı. Ağlayanlar, bağıranlar, akıl verenler, küfredenler… Kimse ne yapacağını bilmiyordu.
Annem ağlıyor. Teyzelerim ağlıyor. Ben ağlıyorum.
Beni sırtüstü, çırılçıplak yatağa yatırdılar. Dışarıda kar, ben çıplak yatıyorum.
Soba gümbür gümbür yanıyor.
Önce yoğurt döktüler yaraların üstüne. Ardından yumurta sürdüler.
Kim ne dediyse yapıyorlardı.
“Şehre götürelim,” diyenler,
“Yollar kapalı,” diyenler.
Canım yanıyor. Ortalığı yıkıyorum. Annem ağlıyor. Teyzelerim ağlıyor.
Kendime geldiğimde yanımda somun ekmek, zeytin ve bir demlik vardı.
Nasıl geldik, neyle geldik, hatırlamıyorum. Her tarafım sarılıydı.
Bayatlamış somunu alüminyum demlikten doldurduğum çayla yerken zeytini üç ısırıkta bitiriyorum.
Bir de hamurlaşmış kuru fasulyeyi ve pirinç pilavını hatırlıyorum.
Kaloriferle tanışmam da o günlere denk gelir.
Sekiz ay salıncakta yattım. Pansumanlarımı Cercis yapıyordu. Süryani olduğunu yıllar sonra öğrendim. Tıpkı Hristiyan olduklarını yıllar sonra öğrendiğim Kenan, Yusuf ve İskender gibi…
Cercis hem yaralarımı temizliyor hem de masaj yapıyordu. Yoksa sakat kalırmışım.
Biraz iyileşince koltuk değneği aldılar. Ama yürüyemedim o çatallarla; fırlatıp attım.
Cercis her gelişinde yürümem, hareket etmem gerektiğini söylüyordu.
Ayağa kalkabiliyordum ama adım atamıyordum.
Sonra bana küçük, yeşil, üç tekerlekli bir bisiklet aldılar. Hayatımın ilk oyuncağıydı. Ama onu da süremedim.
Yüz beş yaşında olduğunu öldüğünde öğrendiğim dedemin annesi, bana bakıp bakıp ağlıyordu. Ağlarken de bir şeyler söylüyordu.
İyileştiğimi göremedi zavallı. Keşke yürüdüğümü, hatta top oynadığımı, bisiklet sürdüğümü görebilseydi.
Neyse… gidince söylerim artık.
Her bayram kabrini ziyaret eder, dua ederim.
Yarıya kadar toprağa gömülmüş eğik bir taşın üstüne adını yazmışlar:
“Turuşlu Fatma.”