KARACADAĞ’DA AĞAÇLANDIRMA HİKAYESİ
Karacadağ’ın yamacında bir köyde, Karacadağ’a doğru tırmanan tepeleri ağaçlandıracağız. Daha doğrusu, çeşitli türden fidan dikeceğiz, ama ağırlıklı olarak meşe tohumu ekeceğiz. Çıplak, yayvan, fark edilmeyen bir tırmanış söz konusu. Geven ve onlarca yabani ot… Zirveye doğru azalsa da, kara taşların arasına gizlenmiş, özellikle ilkbaharda yeşilin her tonuna bürünen dikenli otsu bitkiler hâkim çevreye…
Karacadağ soğuk ve çıplak. Keçilerin arasında kaybolduğu siyah taşlarla çevrili kıl çadırlarda, ağıl ve ahır benzeri barınakların uzağında yer yer ocaklar… Uygun olan kısımlarda teraslar yaparak toprak işlemesi gerçekleştirecek; ekim ve dikimlerle Karacadağ’ı süsleyeceğiz.
Mevzuat gereği, çalışacağımız yerin en yakınındaki köye gittik önce. Toprak işleme, ekim ve dikimi bu köylüler yapacaktı. Kara taşların ürkütücü gölgesinde, güneşe yüzlerini çevirmiş nakışlı tülbentli adamlara yanaştık, muhtarı sorduk.
Herkes birbirine baktı. Soru çok netti: Muhtar kim?
Bir daha sorduk. Yine ses çıkmayınca, muhtarı arama sebebimizi söyledik. Bu arada kendimizi tanıttık. Kendimizi tanıtınca rahatladıklarını gördük. Hep bir ağızdan:
“Muhtar işinize karışmaz bey. dediler. Ağayı bulun, ona söyleyin. Ancak o size yardımcı olur,”
Şaşırmadık tabii. Beklediğimiz durumdu. Ağasız iş olmayacağını biliyorduk. Ama yasa gereği muhtarla görüşmemiz gerekiyordu. Yine de muhtarı sorduk. İçlerinden biri isteksizce, birbirinden farkı olmayan toprak damların sıralandığı tarafı gösterdi.
“Mavi kapı,” dedi.
Diğerlerinin pek hoşuna gitmedi bu. Anladık ama oralı olmadık. Biz işimizi yapacaktık.
Yürüme mesafesindeki evlere arabayla vardık.
Kapıyı çaldık. Elinde sigarayla, kırmızı kadife fistanlı bir kadın çıktı. Hemen arkasından bir erkek sesi duyuldu:
“İçeriye buyurun.”
İçeri girmedik. Onu dışarı çağırdık.
Elinde kocaman bir sigara tabakasıyla geldi.
“Çay hazır, buyurun,” dedi.
İçeri girmeye pek niyetimiz yoktu. Muhtar olduğundan emin olduktan sonra isteğimizi ilettik. O da az önceki köylüler gibi, ağanın izni ve rızası olmadan olmayacağını söyledi.
“Siz çalışacaksınız, ağa değil,” dedik ama nafile.
“Ağanın izni olmadan zinhar olmaz,” dedi.
“Ağayı nerede buluruz?” diye sorduk.
“Şehirde,” dedi.
Şehirde nerede? Koca şehir. Ne iş yapar? Bizimle görüşür mü?
Güç bela ikna ettiğimiz muhtardan aldığımız adres, bizi ağaya götürecekti.
Ertesi gün ilk işimiz, muhtarın verdiği adresi bulmak oldu. Ağa, son derece şık ve korunaklı bir ofiste karşıladı bizi. Önceden haberi varmış gibiydi. Köylülerin haber uçurduğunu anladık.
Umduğumuz olmadı. Ağa zorluk çıkarmadı. Ne istediysek olur dedi. Her şeyi tek tek anlattık.
Köylü çalıştı, ağa parayı aldı.
Artık marabanın eline ne geçtiyse…