MEDENİYETİN NÖROLOJİSİ !
Hepimizin muhakemesine konu olan iyilik-kötülük denkleminde vardığım son nokta; medeniyet adına hukuk dahil ne üretildiyse insan beyninin PREFONTAL KORTEKS bölümü ve sisteminin ürünüdür. İlkel dürtülerimiz, korkularımız, empati kaybı ile harekete geçen LİMBİK SİSTEMİ kullanan beyinler ise; her türlü kötülük ve hukuksuzluğun kaynağıdır.
Bu anlamda sosyal bilim disiplinleriyle aradığım sebep ve "kök sebepler" kapsamında medeniyetleri iyi-kötü, gelişmiş-gelişmemiş kategorilerinde değerlendirecek olursak, insan beyninin hangi bölüm ve sistemini harekete geçirerek, hangi nesnel koşulları oluşturduklarına bakarak tasnif edebilir miyiz diye kafa yoruyorum.
İndirgemecilik tuzağına düşme ihtimaline karşın yine de bütüncül bir izah arayışımı desteklediğini düşündüğüm ve tartışmaya açık bu görüşleri yine de anlaşılır bir dille yazmaya karar verdim.
İnsanın İçindeki İki Dünya:
İnsanlık tarihi çoğu zaman felsefi akımlar, dinler, ideolojiler, ekonomik sistemler ya da coğrafi koşullar üzerinden okunur. Oysa bu büyük anlatıların arkasında daha temel, daha derin bir katman vardır: insan beyninin çalışma biçimi.
Bugün vardığım düşünsel eşik şudur:
Medeniyet adına ne üretildiyse (hukuk, etik, kurumlar, sanat, bilim ve teknoloji) büyük ölçüde beynin rasyonel, planlayıcı ve denetleyici bölgesi olan Prefrontal Korteks'in ürünüdür.
Buna karşılık; korku, öfke, tehdit algısı ve ilkel hayatta kalma dürtüleriyle çalışan Limbik Sistem, kontrolsüz kaldığında, empati kaybına, insanı şiddete, dışlamaya ve hukuksuzluğa sürükleyebilir.
Ancak bu kritik bir ayrımı daha da netleştirmek gerekir:
Sorun limbik sistemin varlığı değil, onun denetlenememesi; çözüm ise prefrontal korteksin baskınlığı değil, onun sağlıklı şekilde gelişmiş olmasıdır. Çünkü insan dediğimiz varlığın davranış ve eylemleri beynimizdeki bu iki sistemin geriliminden doğar.
Hukuk da: bu gerilimde içgüdünün Sınırlandırılmasıdır.
Hukukun ortaya çıkışı, çoğu zaman toplumsal sözleşmelerle açıklanır. Oysa daha derin bir düzlemde hukuk, insanın kendi içindeki kaosu sınırlama girişimidir. Bir başka deyişle hukuk: Öfkenin yerine muhakemeyi, İntikamın yerine adaleti, korkunun yerine kuralları koyma çabasıdır.
Bu açıdan bakıldığında hukuk, kolektif bir prefrontal korteks işlevi görür.
Toplumun “düşünen kısmı”, “tepkisellikle davranan kısmını” dizginlemeye çalışır. Eğer bir toplumda hukuk zayıflıyorsa, bu yalnızca kurumsal bir çöküş değil; aynı zamanda toplumsal ölçekte limbik sistemin prefrontal kontrolü aşmasıdır.
İyi ve Kötü Medeniyet Ayrımı:
Nörolojik Bir Perspektif; medeniyetleri “iyi-kötü” ya da “gelişmiş-geri kalmış” şeklinde tasnif etmek çoğu zaman ideolojik tartışmalara saplanır. Ancak burada farklı bir ölçüt önerilebiliriz: Bir medeniyet, hangi beyin sistemini kolektif ölçekte aktive ediyor?
Bu soruya verilecek cevap, daha nesnel bir sınıflandırma imkânı sunar:
1. Prefrontal Ağırlıklı Medeniyetlerde hukukun üstünlüğü vardır, kurumlar kişilere değil kurallara dayanır, uzun vadeli planlamalar yapılır. Empati ve soyut düşünce gelişmiştir
Bu toplumlarda bireyler, anlık dürtülerle değil, sonuçları hesaplayarak hareket eder.
2. Limbik Ağırlıklı Medeniyetler; korku ve tehdit algısı yüksektir, “biz ve onlar” ayrımı keskindir, kimlikler kolayca kutsala dönüştürelebilir. Güç, meşruiyetin önüne geçer, hukuk, araçsallaştırılır.
Bu yapılarda davranışlar çoğunlukla reaktiftir; düşünülmüş değil, tetiklenmiş tepkiler sözkonusudur.
İndirgemecilik Tuzağı ve Gerçeklik;
Elbette olup biteni anlamak için bu çerçeve tek başına yeterli değildir.
Bir medeniyeti yalnızca nörolojik düzeye indirgemek, tarihsel, ekonomik ve kültürel faktörleri görmezden gelmek olur.
Ancak şu da inkâr edilemez; tüm bu faktörler, en sonunda insan zihninde karşılık bulur. O zihin, kararlarını ya korkuyla ya da akılla verir.
Bu nedenle mesele, “hangi medeniyet daha üstün?” sorusundan ziyade bu soruların cevabını nasıl verdiğimizdedir. Hangi toplum, insanın içindeki ilkel dürtüleri daha iyi yönetebiliyor?
Sonuç: Medeniyet Dışarıda Değil, İçeridedir
İnsanlık, dış dünyada şehirler kurmadan önce, kendi zihninde bir düzen kurmak zorundadır.
Bugün hâlâ aynı eşiğin üzerindeyiz.
Eğer bireyler ve toplumlar korkularını yönetebiliyor, paranoya haline getirmiyorsa, öfkelerini dönüştürebiliyor, kısa vadeli çıkarlar yerine uzun vadeli hukuk bilinci ve adalet duygusunu seçebiliyorsa, orada tartışmasız gelişmiş bir medeniyet vardır.
Aksi durumda, en gelişmiş teknolojiler bile yalnızca daha sofistike bir barbarlık üretir. Çünkü medeniyet, ne binalarda, ne adalet saraylarında, ne de üst düzey teorilerle kodifiye edilmiş muhteşem metinlerde başlar.
Bu anlamda Medeniyet; insanın kendi beynine hükmedebilmesi, başta hukuk olmak üzere, denetimli mekanizmalar oluşturması, kapsayıcı, dengeleyici kurumlar üretebilme kapasitesinin toplamıdır.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü