MEKKE PAKTI!..

Tam da böyle bir dönemde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke için, imzaladığı savunma anlaşması, sıradan bir askerî işbirliği olarak görülmemeli.

Abone Ol

MEKKE PAKTI!..

Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Gazze’de kan dinmiyor. İsrail’in askerî operasyonları bölgeyi her geçen gün daha büyük bir güvenlik krizinin içine çekiyor. İran-İsrail gerilimi, Suriye ve Irak’taki kırılganlık, terör yapılanmaları ve vekâlet savaşları Ortadoğu’daki dengeleri sürekli kurguluyor.

Tam da böyle bir dönemde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke için, imzaladığı savunma anlaşması, sıradan bir askerî işbirliği olarak görülmemeli.

Bu imza, bölgenin geleceğine ilişkin önemli bir mesaj taşıyor. Belki de tarihe “Mekke Paktı” olarak geçecek bu anlaşmanın en dikkat çekici taraflarından biri de imzanın atıldığı yer.

Mekke…

Müslümanlar için sıradan bir şehir değil; Mekke-i Mükerreme!. Harem… Emin Belde… Barışın ve güvenliğin sembolü, Kabe. Dolayısıyla üç Müslüman ülkenin ortak savunma anlayışını Mekke’de ortaya koyması, başlı başına güçlü bir sembolizm taşıyor.

Verilen mesajı tek cümleyle özetlemek mümkün! “Biz savaş istemiyoruz. Ama savaşın bize gelmesine de izin vermeyeceğiz.” Bence anlaşmanın ruhunu anlatan en doğru ifade de budur.

***

Ortadoğu artık birkaç yıl önceki Ortadoğu değil. Gazze’de yaşananlar, Lübnan hattındaki gelişmeler, Kudüs ve Mescid-i Aksa çevresindeki hassasiyet, İran-İsrail gerilimi, Suriye ve Irak’taki güvenlik sorunları birbirinden bağımsız başlıklar olmaktan çıktı.

Bir ülkede başlayan kriz, kısa sürede başka bir ülkenin güvenliğini etkiliyor. Enerji yolları tehdit altında kalıyor. Ekonomik dengeler sarsılıyor. Göç hareketleri büyüyor. Terör örgütleri ve vekâlet güçleri üzerinden yürütülen mücadeleler sınırları anlamsızlaştırıyor.

İşte Mekke’deki anlaşmayı bu büyük fotoğrafın içerisinde değerlendirmek gerekiyor.

Bu, yalnızca üç ülkenin birbirine yanındayım demesi değil; değişen güvenlik ortamına karşı ortak bir refleks geliştirme arayışıdır.

Türkiye açısından tablo daha da geniş. Ankara’nın Terörsüz Türkiye hedefi, çevre coğrafyadaki güvenlik sorunlarından bağımsız düşünülemez. Çünkü Türkiye’nin güvenliği yalnızca kendi sınır çizgisinden ibaret değil.

Suriye’nin istikrarı Türkiye’yi ilgilendiriyor. Irak’ın güvenliği Türkiye’yi ilgilendiriyor. Körfez’deki gelişmeler, Kızıldeniz ve enerji güzergâhları Türkiye’nin güvenlik ve ekonomi hesabının doğrudan parçası.

Gazze, Kudüs ve bölgedeki genel güvenlik dengesi de Türkiye’nin dış politika hesabında önemli bir yer tutuyor.!

***

Bundandır ki, Terörsüz Türkiye hedefinin zaman içerisinde Terörsüz Bölge perspektifiyle birlikte değerlendirilmesi şaşırtıcı değil.

Ankara, kendi sınırlarının hemen ötesinde sürekli kriz üreten bir coğrafyanın Türkiye açısından sürdürülebilir olmadığını görüyor. Mekke Paktı da bu yaklaşımın bölgesel ayağı olarak okunabilir.

Ortadoğu’daki hiçbir yeni güvenlik arayışını İsrail’in bölgedeki askerî politikalarından bağımsız değerlendirmek mümkün değil.

Gazze’deki operasyonlar, Lübnan’daki askerî hareketlilik ve Suriye başta olmak üzere farklı cephelerde yaşanan gelişmeler, İsrail’in güvenlik anlayışının kendi sınırlarının ötesine taşan sonuçlar doğurduğunu gösteriyor.

İsrail bütün bu adımlarını güvenlik gerekçeleriyle açıklıyor. Ancak bölge ülkelerinin gördüğü tablo farklı:

Sınırların, dengelerin ve güvenlik mimarisinin sürekli askerî güç kullanımıyla yeniden şekillendiği bir Ortadoğu…

Böyle bir ortamda ülkelerin kendi savunma ve güvenlik mekanizmalarını güçlendirmesi kaçınılmaz hale geliyor.

İran açısından bakıldığında ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın aynı güvenlik denkleminde buluşması yeni bir bölgesel denge anlamına geliyor.

Ancak bunu doğrudan İran karşıtı bir blok olarak tanımlamak da doğru olmaz.

Türkiye’nin yaklaşımı daha geniş bir çerçeveye oturuyor.

Ankara, hiçbir ülkenin güvenliğine karşı olmak istemiyor; fakat kendi güvenliğini de başka ülkelerin kararlarına bırakmak istemiyor.

***

Üç ülkenin aynı masada buluşması da tesadüf değil.

Türkiye; askerî kapasitesi, savunma sanayii, jeopolitik konumu ve operasyon kabiliyetiyle önemli bir güç.

Suudi Arabistan; ekonomik kapasitesi, enerji kaynakları ve Körfez’deki stratejik konumuyla öne çıkıyor.

Pakistan ise askerî gücü ve nükleer kapasitesiyle denklemin farklı bir boyutunu oluşturuyor.

Bu üç farklı güç unsurunun aynı güvenlik mimarisinde buluşması, doğal olarak ciddi bir caydırıcılık potansiyeli oluşturuyor.

Burada özellikle Pakistan’ın nükleer kapasitesine dikkat çekmek gerekiyor. Ancak önemli bir ayrım var.

Mekke’deki anlaşma, Türkiye veya Suudi Arabistan açısından otomatik bir nükleer garanti anlamına gelmiyor.

Fakat Pakistan’ın nükleer kapasitesinin oluşturduğu stratejik ağırlık, bölgesel güvenlik hesabında elbette göz ardı edilemez.

***

Türkiye’nin asıl hedefi, değişen dünya ve bölge düzeninde ortaya çıkan güvenlik boşluklarının başkaları tarafından doldurulmasını beklememek.

Kendi kapasitesini artırıyor. Savunma sanayiini güçlendiriyor. Bölgesel ortaklıklarını çeşitlendiriyor. Terörle mücadeleyi bölgesel istikrar anlayışıyla birlikte ele alıyor.

Üstelik bunu mevcut ittifaklarını terk ederek değil, dış politika ve güvenlik alanındaki hareket alanını genişleterek yapıyor.

Dolayısıyla Mekke Paktı’nı Türkiye başka ittifaklardan kopuyor şeklinde okumak doğru değil.

Tam tersine…

Türkiye, değişen güç dengeleri içerisinde daha fazla seçenek üreten, daha fazla aktörle işbirliği kurabilen ve kendi güvenlik kapasitesine daha fazla yaslanan bir politika izliyor.

Bu, çok kutuplu dünyada giderek daha fazla önem kazanacak bir yaklaşım.

Anlaşmayla ilgili tartışmalarda en fazla dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de bu.

Taraflardan birine yönelik saldırı halinde istişare ve ortak hareket mekanizmasının bulunması, otomatik olarak Türk askeri her krizde sahaya çıkacak anlamına gelmez.

Türkiye açısından askerî güç kullanımı, Anayasa’nın ilgili hükümleri ve gerekli siyasi-hukuki süreçler çerçevesinde değerlendirilir.

Zaten güçlü savunma anlaşmalarının temel amacı savaşmak değil, savaşı önlemektir.

Caydırıcılık dediğimiz şey tam olarak budur.

Silahın en büyük gücü, kullanılması değil; kullanılmasına gerek bırakmamasıdır.

***

MEKKE’NİN MESAJI

Bütün bunlar bir araya getirildiğinde Mekke’de atılan imzanın anlamı daha net ortaya çıkıyor.

Ortadoğu’da yeni bir güvenlik mimarisi şekilleniyor.

İsrail’in askerî politikaları… İran merkezli gerilimler… Suriye ve Irak’taki güvenlik sorunları… Terör örgütleri… Vekâlet savaşları… Enerji ve ticaret yollarının güvenliği…

Ve bütün bu karmaşanın ortasında kendi güvenlik kapasitesini oluşturmak isteyen bölge ülkeleri…

Türkiye ise bu yeni dönemi sadece seyreden bir ülke olmak istemiyor.

“Terörsüz Türkiye”… “Terörsüz Bölge”… Bölgesel güvenlik… Ekonomik ve stratejik işbirliği… Savunma kapasitesinin güçlendirilmesi…

Bunların tamamı aynı stratejik resmin farklı parçaları.

Mekke’de atılan imza da bu resmin önemli parçalarından biri.

Fakat belki de anlaşmanın en güçlü tarafı, imzanın Mekke’de atılmış olması.

Çünkü Mekke’nin mesajı açık:

Savaş değil, barış. Çatışma değil, istikrar. Tehdit değil, caydırıcılık.

Ama barışı korumanın da bir şartı var. Barış isteyenler, barışı koruyabilecek kadar güçlü olmak zorunda. Hem de çok güçlü…

***

GÜNÜN SÖZÜ

Barış, yalnızca savaş istememek değil; savaşı önleyecek kadar güçlü olmaktır.