Nerede o eski Adıyaman!

Bugün hangimiz, hemen her gün eve gelen komşu çocuklarından sıkılmaz, bir bahaneyle onları evden kovmaz? Belki kovmayız ama kovmaktan beter söz ve davranışlarla incitiriz.

Abone Ol

Şimdiki hükümet binasının bulunduğu yer, o yıllarda TPAO ve DSİ tarafından kullanılıyordu. TPAO hangarlarının ve konteynerlerinin arkasındaki iki katlı, bahçeli birkaç binanın DSİ’ye ait olduğunu çok sonraları öğrendim. O zamanlar on, on iki yaşlarındaydım. Tam olarak yılını hatırlamıyorum; 1972 de olabilir, 1974 de…

O zaman çevremizde birkaç ev vardı. Birbirimizden kopuk, birbirimizden uzak… Hepsi bahçeli ve yemyeşildi. Dut, incir, asma ağaçlarıyla kaplıydı. Her evin bir kuyusu vardı; çünkü şebeke suyu yoktu. Üç Gever’in suyu kuzeybatımızda, evlerimize oldukça uzak bir yerde olmasına rağmen, asfaltı geçer, evimizin önündeki toprak yola paralel akan arktan şimdiki Bozbey Yolu’na doğru akardı. Biz evi yaparken, ben bu arkın önüne kurduğum setin arkasında biriken suyu kovayla taşıyor, evimizin sıvasını suluyordum. Bozbey Yolu’ndaki tarlalar da bu suyu sulamada kullanırdı. Su yaz boyu akar, çiftçiyi susuz bırakmazdı.

Vali lojmanının yanı, arkası ve önü tamamen bahçeydi ve kışın adeta göl olurdu. Güneyinden geçen yol ile şimdiki bulvarın vali konağı önünden geçen yol arasındaki alan kavaklıktı. Su burada göl olur, yaz boyu bitmezdi. Batıya doğru uzayıp giderdi su. Kavakların arasında çok oyun oynadık, çok ateş yaktık. Sahibi kimdi? Neden bizi bir gün olsun kovmadı, kızmadı; hâlâ anlamış değilim. Belki de erik ya da kayısı ağacı olmadığındandı. Olsaydı kovar mıydı, onu da bilmiyorum.

Bizim evle bitişik bir ev daha vardı. Bir tek onunla yakın komşuyduk. Çok iyi anlaşıyorduk. Belki de mecburiyettendi. Bizim televizyonumuz yoktu, onlarda vardı. Bu yüzden daha çok biz onlara oturmaya giderdik. Siyah beyaz, tek kanallı televizyonda en çok Arı Maya, Jetgiller, Heidi; dizilerden de Küçük Ev’i seyrederdik. Hiçbir gün bizden sıkılmadılar. Son lokma ağzımızda kapılarına dayanırdık; bundan da hiç rahatsız olmazlardı. Çizgi film ya da dizi bitince bir saniye bile beklemeden eve koşardık. Her gidişimizde ilk kez gelmişiz gibi ağırlandığımızı ve bunun ne kadar kıymetli olduğunu yıllar sonra fark ettim.

Bugün hangimiz, hemen her gün eve gelen komşu çocuklarından sıkılmaz, bir bahaneyle onları evden kovmaz? Belki kovmayız ama kovmaktan beter söz ve davranışlarla incitiriz. Eğri oturup doğru konuşalım; yapmaz mıydık? Bence yapardık.

Bugün hiçbir dizi, hiçbir film, hiçbir kahraman ve komşuluk bana o günlerin tadını vermiyor. Hiçbir kahramanın etkisinde kalmıyor, hiçbir tebessümün samimiyetine inanmıyorum. Çizgi film olsun, dizi olsun; ne isimlere takılırdık, ne Noel’e, ne hediyelere, ne de kilise merasimlerine… Hiçbirinin Hristiyan geleneği olduğuna bakmaz; duygularımıza ve düşüncelerimize ne kadar yakın ya da uzak olduğuna bakardık. Ahlaksız her söz ve davranışın bütün dinlerde kötü kabul edildiğini düşünürdük. Dedemle ninem başta olmak üzere evde namaz kılan hiç kimsenin ibadeti sorgulanmaz, inançların ve geleneklerin her birimiz için ayrı ve saygıya değer olduğu kabul edilirdi.

Sebebini bilmiyorum ama öyleydi. Fakirliğin, farklılığın ve farklı fikirlerin bizi ayrıştıran değil, zenginleştiren unsurlar olduğunun belki farkında değildik; ama düşmanlaştırmayan hususlar olduğunu iliklerimize kadar yaşıyorduk. Neşeliydik. Kaygısızdık. Mutluyduk. İki günde bir bulgur, iki günde bir mercimek, iki günde bir makarna ya da patates yesek de keyifliydik. Çorapsız, çizmeli, teneke tokalı “tıkır”larla top oynar, sakız çiğnerdik. Gülle oynar, deleme çevirirdik.

Büyüdük de o yüzden tat alamaz olduk demeyin sakın.

Hani, nerede şimdi çocuklar…

Nerede şimdi çocukluk?