O ağlamasın da kim ağlasın.

Ninem yalnız kalınca hep ağlardı. Bir yandan da fısıldardı. Ne dediğini yalnızca kendisi bilirdi. Biz duyardık ama anlayamazdık. Gözyaşları yanaklarından sel gibi akardı

Abone Ol

Ninem yalnız kalınca hep ağlardı. Bir yandan da fısıldardı. Ne dediğini yalnızca kendisi bilirdi. Biz duyardık ama anlayamazdık. Gözyaşları yanaklarından sel gibi akardı. Ağlaması bittiğinde —ki bazen saatler sürerdi— gözlerinin içi kıpkırmızı olur, burnu şişer, yüzü bambaşka bir hâl alırdı.

Uzun zaman, bu yaştaki bütün kadınların yalnız kaldıklarında ağlaması gerektiğine inanmıştım. Ağlamak hayatın bir parçasıydı; bir kural, hatta bir mecburiyetti. Bir kadın mutlaka ağlamalıydı. Ağlamazsa eksik kalırdı, yanlış olurdu.

Sonra öğrendim. Ninemin neden ağladığını. Hem de ninemden değil, başkasından. Meğer ninem, beş erkek evladının dördünü küçücük yaşlarda kaybetmiş. Hepsi kocaman kocamanmış. Hatta dört ve altı yaşındaki iki evladını aynı gün toprağa vermiş.

Emzirdiği, giydirdiği; başını, çamaşırlarını yıkadığı; ellerini koynunda ısıttığı dört evlat…

Köyü çok severdi. Neden bu kadar sevdiğini artık biliyordum.

Bir gün Şanlıurfa’ya götürmemi istedi.

“Peki,” dedim.

Hastaydı. Yürüyemiyordu. Sırtıma aldım, arabaya bindirdim. Şanlıurfa yolu bizim köyün yanından geçer. Köyün hizasına gelince durmamı istedi. Anladım tabii. Arabayı kenara çektim.

Ben öndeydim, o arkadaydı. Dikiz aynasından ona bakıyordum. Köye baktı. Sonra mezarlığa döndü gözleri. Mezarlık köyün dışındaydı; yoldan görünüyordu. Benim ona baktığımı bilmiyordu. Ağlıyor, ağlıyor, ağlıyordu. Gözyaşlarının sebebini bildiğim için ben de ağlıyordum. Sebepsiz değildi gözyaşları. Herbir damlasının bir hikayesi vardı ve hepsi birbirinden ayrıydı.

O ağlamasın da kim ağlasın.