"SDG OLGUSU" ÜZERİNDEN KÜRT KARDEŞLERİMİZE BİR DOST TAVSİYESİ

Akıl yürütme ile analiz arasındaki fark, çoğu zaman bilinmediği için değil; işimize gelmediği için bilerek görmezden gelinir. Çünkü analiz zahmetlidir, disiplin ister, veriyle konuşur.

Abone Ol

"SDG OLGUSU" ÜZERİNDEN KÜRT KARDEŞLERİMİZE BİR DOST TAVSİYESİ; AKIL YÜRÜTME ANALİZ DEĞİLDİR !

Akıl yürütme ile analiz arasındaki fark, çoğu zaman bilinmediği için değil; işimize gelmediği için bilerek görmezden gelinir. Çünkü analiz zahmetlidir, disiplin ister, veriyle konuşur. Akıl yürütme ise rahatlatıcıdır; sübjektif kanaatlerle beslenir, ön kabullerle yürür, slogan üretimiyle sonuçlanır...

Akıl yürütme genellikle “bence” ile başlar. Analiz ise “neye, hangi veriye dayanarak,” diye sorar.

Akıl yürütme niyet okur, analiz ise gerçekliğe yakınlaşacak bağlam kurar.

Akıl yürütme sonuçtan geriye doğru temenni ettiğimiz hikâyeler yazar, analiz ise verilerden sonuca gider.

Bir ülkede herkes “çok mantıklı” konuşuyorsa ama kimse ölçmüyorsa, karşılaştırmıyorsa, alternatif senaryoları tartışmıyorsa ortada analiz yoktur; sadece kolektif kimliklerimizin ürettiği kanaatler vardır. Kanaat ise bilgi değildir, ne kadar tekrar ederseniz edin doğruya dönüşmez, gerçekliği temsil etmez.

Akıl yürütme çoğu zaman ideolojinin kısa yoludur. Analiz ise ideolojiyi rahatsız eder. Bu yüzden dogmatik zihinler analizi sevmez; çünkü analiz, kutsal ve ideolojik kabulleri test eder. Test edilen her şeyin çökme ihtimali vardır. Oysa zihinsel konfor alanımızı temsil eden akıl yürütme güvenlidir: Nasıl olsa sonuç zaten baştan bellidir.

Bir başka temel fark da şudur:

Akıl yürütme “haklı olmayı”, analiz ise “doğruya yaklaşmayı” amaçlar.

Bu yüzden analiz yapan insan yanılabileceğini bilir; akıl yürüten insan ise yanılmaz ve mutlak gerçekliği temsil ettiğini varsayar.

En tehlikeli karışıklık, akıl yürütmenin “entel” bir dille sunulmasıdır. Birkaç eklektik kavramlar dizisi, biraz tarih, biraz komplo teorisi; sonra gelsin büyük büyük laflar. Oysa analiz; yöntem, tutarlılık ve sınanabilirlik ister. Bunlar yoksa analiz yoktur, geride sadece süslü bir laf ve sübjektif kanaat kalır.

Kısacası:

Her düşünen analiz yapmaz.

Her mantıklı görünen çıkarım analitik değildir.

Akıl yürütme bir başlangıç olabilir; ama analiz olmadan vardığınız yer, sadece inandığınız yerdir. Gerçek ise inançla değil, testle ortaya çıkar.

Dini, etnik, ideolojik inanç ve önermelerimizi maddi gerçeklik, bilimsel veriler ve sosyolojik olgularının önüne geçirirsek, yapmış olduğumuz değerlendirmeler analiz değil, sübjektif temennilerimizdir.

Bu kapsamda olmak üzere; tarihi veriler, jeopolitik dinamikler ve bilhassa sosyolojinin organik süreçlerinde ortaya çıkmış "olguları" dikkate almadan siyasi analiz yapamaz veya sahici siyaset projeleri geliştiremeyiz.

Son dönemde Türkiye içinde ve dışında meydana gelen siyasi, toplumsal ve jeo-politik değişimleri doğru okuyabilmek, analiz yapabilmek için de duygusal savrulmalardan kurtulmak gerekir.

Dini, etnik ya da ideolojik inançlar; bireyin kimliğini, aidiyet duygusunu ve politik reflekslerini şekillendirebilir. Ancak bu unsurlar, maddi gerçekliğin ve somut olguların yerine ikame edildiği anda analiz ortadan kalkar. Çünkü analiz, “ne olmasını istediğimizle” değil, “ne olduğu” ile ilgilenir. Temenni ise siyasetin değil, psikolojinin alanıdır.

Tarihsel veriler bu yüzden önemlidir; romantik anlatılar üretmek için değil, tekrar eden kalıpları görmek için. Jeopolitik dinamikler değerlidir; hamaset yapmak için değil, güç ilişkilerini anlamak için. Sosyoloji ise vazgeçilmezdir; çünkü toplumlar kâğıt üzerinde siyaset mühendislikleri ile tasarlanmaz, uzun ve organik süreçler içinde şekillenir. Bu süreçleri yok sayarak yapılan her siyasi okuma, iyi niyetli olsa bile gerçeklikten kopuk kalır.

Özellikle Türkiye gibi tarihsel yükleri, çok katmanlı kimlikleri ve sert jeopolitik basınçları olan ülkelerde duygusal savrulmalar analiz yapmanın önündeki en büyük engeldir. “Tehdit algısı”, “tarihsel haklılık”, “dava-devrim bilinci” gibi kavramlar ölçüsüz biçimde siyasetin merkezine yerleştirildiğinde, rasyonel akıl geri çekilir. O noktadan sonra siyaset, sorun çözme sanatı olmaktan çıkar; kendi mahallemiz için moral veya tatmin üretme mekanizmasına dönüşür.

Son dönemde Türkiye içinde ve çevresinde yaşanan gelişmeleri doğru okumak için de tam olarak bu ayrımı yapmak gerekir.

Değişen ittifaklar, kırılganlaşan devlet yapıları, ekonomik zorunluluklar ve demografik dönüşümler; niyetlerden bağımsız, somut gerçekliklerdir. Bu gerçeklikleri “biz kimiz” sorusuyla değil, “neyle karşı karşıyayız” sorusuyla okumak zorundayız.

Sahici siyaset projeleri, inançları yok saymaz; ama onları veri yerine koymaz. İnançlar yön duygusu verebilir, fakat rasyonel rotaları belirleyemez. Rotayı belirleyen; güç dengeleri, ekonomik kapasite, toplumsal yapı ve uluslararası konjonktürdür. Bunları dikkate almayan her değerlendirme, analiz değil; retorikle yazılmış bir temenni metnidir.

Dolayısıyla mesele daha soyut akıl yürütmeyle fazla düşünmek değil, doğru yerden bilimsel veri ve maddi olgularla düşünmektir. Duyguyu susturmak değil; onu analiz masasına oturtmamaktır. Çünkü analiz, serinkanlıdır. Gerçeklik ise duygularımızı dikkate almak zorunluluğu hissetmez...

Bu kapsamda Suriye'nin Kuzey Doğu'sunda bütünüyle kurgusal olarak ideal model gibi sunulan SDG yapılanmasının son 15 günde yaşadığı dağılma ve derin travmanın asıl sebebi, ideolojik ve duygusal savrulmalar olmuştur.

Nitekim yaşananları anlamak yerine, gösterilen irrasyonel tepkilerden anlaşılacağı üzere, yine analiz yapılmıyor.

Bu somut örnekle devam edildiğinde tablo daha da netleşiyor:

Bu kapsamda Suriye’nin kuzeydoğusunda bütünüyle kurgusal bir zeminde inşa edilmiş SDG yapılanmasının son on beş günde yaşadığı dağılma ve derin travmanın asıl sebebi, sahadaki maddi gerçeklikten kopuk ideolojik ve duygusal savrulmalardır. Çünkü bu yapı, askeri ve siyasi varlığını sosyolojik meşruiyet, sürdürülebilir güç dengesi ve bölgesel rasyonalite üzerine değil; dış destek, ideolojik romantizm ve “olması arzu edilen” bir gelecek tasavvuru üzerine kurmuştur.

Gerçeklik kapıyı çaldığında ise analiz üretmek yerine refleks üretildi. Yaşananları anlamaya çalışmak yerine, her kriz anında olduğu gibi hamasi söylemler, ihanet hikayeleri, mağduriyet dili ve komplo anlatıları devreye sokuldu. Oysa sahadaki çözülme ani değildir; uzun süredir biriken yapısal kırılganlıkların doğal sonucudur. Sosyolojik karşılığı zayıf, bölgesel aktörlerle çatışmalı, kendi iç tutarlılığı sınırlı bir yapının kalıcı olması zaten mümkün değildi.

Burada asıl dikkat çekici olan, çözülmenin kendisinden çok verilen tepkilerdir. Tepkiler, hâlâ analiz yapılmadığını; duygunun, ideolojinin ve kimliksel aidiyetlerin maddi gerçekliğin önüne geçirildiğini göstermektedir. “Neden oldu?” sorusu sorulmadığı sürece, “kim yaptı?” sorusu siyaseti domine eder. Bu da kaçınılmaz olarak yanlış teşhis, yanlış pozisyonlanma ve tekrar eden hayal kırıklıkları üretir.

SDG örneği, daha geniş bir gerçeği de ifşa etmektedir: Kurgusal siyasal projeler, sahadaki güç dengeleri değiştiğinde ilk çöken yapılardır. Çünkü bu tür projeler, toplumsal rızaya değil; geçici konjonktürlere dayanır. Konjonktür değiştiğinde ise geriye ne kurumsal dayanıklılık kalır ne de stratejik akıl.

Dolayısıyla sorun, sadece bir yapının zayıflaması ya da dağılması değildir. Sorun, bu dağılmayı hâlâ “ihanet”, “dış güçler, uluslararası komplo” ya da “haklı davamız” gibi kavramlarla açıklamaya çalışmaktır. Bu dil, gerçeği anlamaya değil; gerçeğe direnmeye yarar. Direnilen gerçeklik ise daha sert biçimde geri döner.

Analiz yapılmadığı sürece, travma derinleşir. Çünkü travmayı iyileştiren şey inanç değil; yüzleşmedir. Yüzleşme ise ancak serinkanlı, veri temelli ve sosyolojik gerçekliği merkeze alan bir bakışla mümkündür. Aksi hâlde yaşanan her kırılma, bir ders değil; sadece yeni bir öfke başlığı olarak kayda geçer.

Dedik ya bir dost tavsiyesi !

Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü

Rubil GÖKDEMİR