TÜRKİYE ÜZERİNE HESAPLAR (II)

ABD-İtrail’in başlattığı İran savaşı, 3. Dünya Savaşı tehdidini çok yakınlaştırdı. 7 Ekim 2023 tarihinde Hamas saldırısı ile başlayan İtrail’in Gazze’yi işgali, Lübnan’a kadar uzandı.

Abone Ol

TÜRKİYE ÜZERİNE HESAPLAR (II)

ABD-İsrail’in başlattığı İran savaşı, 3. Dünya Savaşı tehdidini çok yakınlaştırdı.

7 Ekim 2023 tarihinde Hamas saldırısı ile başlayan İsrail’in Gazze’yi işgali, Lübnan’a kadar uzandı.

ABD ile birlikte İran savaşı da 42 gündür devam ediyor.

ABD ve İsrail’i durduracak ne bir siyasi ve ne de bir askerî güç henüz ortada yok.

Dünya enerji kaynaklarını ve yollarını ele geçirmeye karar vermiş bir ABD ile karşı karşıyayız.

ABD, bizim bildiğimiz ya da anladığımız manada “millî bir devlet” değil.

Zengin, kendi vatandaşlarına iyi kâr payı dağıtan bir anonim şirket gibi düşünebiliriz.

Hiçbir töresi, değeri ve manevi-kültürel bağı olmayan bir toplum.

Nüfusunun çoğu zır cahil. Ne tarih ne coğrafya ne de belli bir seviyede dünya toplumlarıyla ortak paydada insani duyguları paylaşacak entelektüel bir sosyal dokuya sahip değil.

İktisadi hâkimiyetini devam ettirebilmek için çok güçlü bir savaş makinesine ve askerî güce sahip.

Dünyanın son büyük imparatorluğunu kurma kararlılığında bir yönetim çekirdeğine sahip. Hem inanç hem de iktisadi güç hedefli stratejik planlarını, 1991 yılında Sovyetler’in dağılmasıyla birlikte, 30 yıl önceden yapmaya başladı.

Yahudi-Hristiyan mezhebi Evangelizmin son 30 yılda hızlı yükselişi ve dünyada yayılma hızı ile ABD’nin dünya imparatorluğu kurma hedefinin felsefi arka planı, maalesef hâlâ birçok ülke ve devlet yöneticisi tarafından anlaşılamadı ve ciddiye alınmadı.

Katolik nüfusun hızla azaldığı dünyada Evangelizm hızla yükseldi.

Ve ABD yönetimi bugün tamamen bu mezhebin hizmetinde, hatta emrinde.

ABD’nin FETÖ’sü.

Yani ABD’yi bugün, dinî hedefleri olan mezhepçi bir kadro yönetmektedir.

Şimdi biraz tarihte imparatorluk olmanın olmazsa olmaz en temel unsurlarına bakalım.

Belki o zaman, imparatorluk kurma hedefiyle 3. Dünya Savaşı’nı göze alan ABD’nin stratejik hedeflerini netleştirebiliriz.

Dünya tarihinde bilinen imparatorlukları incelediğimizde üç temel şarta sahip olduklarını görürüz:

• Yeterli nüfus ve ekonomik zenginlik

• Güçlü bir ordu

• Dünyanın kalpgâhına hâkim

olmak

Dünya imparatorluğu kuran milletler muhakkak dünyanın kalpgâhı olan Anadolu ve Kafkasya’ya hâkim olmuş, sonra da Orta Doğu ve Türkistan’a sahip olmuşlardır.

ABD süper güç oldu ama dünya imparatorluğu kuramadı.

Çünkü dünyanın kalpgâhını ele geçiremedi.

Hunlar, Persler, Büyük İskender, Roma, Selçuklu ve Osmanlı; önce bu jeostratejik kalpgâha sahip olmuş, sonra imparatorluk kurmuşlardır.

ABD, Büyük İskender’in son fethettiği Afganistan’ı gözüne kestirdi; kısa yoldan Rusya ve Çin’in arasına girerek bir güç olmayı planladı. Asya’nın ortasına ve Türkistan’a yerleşme planı, tarih ve coğrafya cahili bir devlet olduğu için başarısızlıkla sonuçlandı.

Çünkü hem Afganistan’da beklemediği bir direnişle karşılaştı hem de çevre ülkelerde müttefik ve dost bir güvenlik çemberi oluşturamadı.

Tarih ve coğrafyaya yenildi.

Şimdilerde ise Rusya ve Çin’in ortasına kama gibi girerek Türkistan coğrafyasına, çevreden merkeze bir stratejinin planını yapmış gözüküyor: Irak’tan sonra İran, ardından Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan ve Kırgızistan. Son durak Afganistan.

İran halkının muhteşem direnişine elbet saygı duyuyoruz; gönlümüz ve dualarımız da İran halkından yana.

Fakat bazı gerçekler, çok orantısız bir güçler çarpışmasının galibini doğru tahmin etmemizi söylüyor.

ABD-İsrail’in saldırdığı İran sadece dayanıyor ve direniyor. Savaşın ABD ve İsrail’e büyük mali yük getireceği hesabıyla hareket ediyor.

Sadece hedef İran olsa belki hesapları tutabilir. Ama hedef çok daha büyük:

Hem gaz ve enerji kaynaklarının olduğu ülkelere siyasi hâkimiyet sağlamak hem de kukla yönetimler kurarak Rusya-Çin arasına kama gibi girmek ve bu ülkelerle sınır komşusu olmak.

Şimdi gelelim bizden istenenlerin neler olabileceğine. Bizimle ilgili planlar ne olabilir ve Türkiye hangi emperyal imparatorluk hedefleri için zorlanacaktır?

Doğuda iki zenginlik var: enerji kaynakları ve zengin tarım toprakları.

Gaz ve petrolün önemi çok konuşuluyor ve biliniyor.

Ama tarımla ilgili stratejik hedefler hiç gündeme gelmiyor.

Dünya üzerinde en verimli ve tür-çeşit olarak en fazla tarımsal ürünün yetiştiği topraklar, 30-43 kuzey enlemleri arasındadır. Yani kuzey yarımkürededir.

Bu enlemler arasında en verimli ve en büyük tarımsal potansiyele sahip topraklar; Türk nüfusunun yaşadığı Anadolu, Kafkasya, İran’ın kuzeyi, Türkmenistan, Kazakistan’ın güneyi, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Doğu Türkistan bölgesini içine alır.

Bu enlemler arasında dünyada ekilebilir en büyük tarımsal potansiyele sahip kara parçalarının üçte ikisi bu ülkelerin sınırları içindedir. Bu topraklarda yaklaşık 200 milyon Türk nüfusu yaşamaktadır.

Dünya su kaynakları bakımından da oldukça zengin bölgelerdir.

Gaz, petrol ve gıda!.. Daha madenlere gelmedik.

Doğu üreten, Batı tüketen konumda ve bütün bu enerji ile gıda üretimi doğudan batıya geçecek.

Bu durumda Anadolu, doğu ile batı arasında mal ve hizmet transferinde tam bir köprü oluyor.

Hem de öyle bir köprü ki on tane Hürmüz, yüz tane Süveyş’ten daha değerli ve kıymetli bir jeopolitik güce sahip.

Dünya imparatoru olmaya karar vermiş süper güç ABD, nihai hedefinde doğuda Türkistan’a kadar uzanacak planlarını Türkiye’siz yapabilir mi?

Doğunun enerji ve tarımsal potansiyeline hâkim olmayı planlarken, bu kontrol ettiği zenginlikleri Batı’ya ve dünyanın geri kalanına kendi kontrolünde transfer etmek için Anadolu’yu planlarına dahil etmemiş olabilir mi?

Aslında Zengezur’a el atarken bu stratejisini saklamaya gerek duymayarak açık etmiş oldu.

Türkiye, mevcut durumda zaten doğal gaz ve petrol transfer hatları ile stratejik bir konuma gelmiş durumda.

Henüz geçiş ücreti olarak fazla bir gelir elde edemiyoruz. 1-1,5 milyar dolar civarında bir gelirimiz var. Yeni planlanan projelerle bu rakam 3 milyar dolara kadar çıkabilir. Depolama ve diğer ticari avantajlarla en fazla 5 milyar dolara ulaşabilir.

Fakat bu mevcut gelir, gelecekteki ticari geçiş potansiyelinin henüz %20’si bile değil.

Aslında geçiş ücretlerinden elde edilen gelirden daha önemli olan stratejik unsur, bu enerji transfer hatlarında gizlidir.

O da enerjinin geçtiği hatların Türkiye’deki vanalarıdır.

Eğer bu vanalar ABD’nin kontrolüne “ticari olarak”, yani “sermaye ve yatırım transferi” yoluyla geçerse ne olur?

Şimdi birkaç hafta geriye dönelim.

Türkiye’ye ABD’nin en büyük yatırım fonu sahibi firmanın patronu üst düzey bir ziyaret yaptı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Dünya Ekonomik Forumu (WEF) ve BlackRock Başkanı Laurence Douglas Fink’i, Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde kabul etti.

Kabulde, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ile WEF üst düzey yöneticisi Alois Zwinggi de yer aldı.

Bu ziyaret 27 Mart 2026 tarihinde yapıldı.

14 trilyon dolar sermayeye sahip bu New York merkezli fonun Türkiye’de enerji, ulaşım, iletişim ve gıda sektörlerinde hisseleri bulunduğu bilinmektedir.

Hisse aldığı şirketler ise şunlar:

Aselsan (ASELS)

BİM (BIMAS)

Akbank (AKBNK)

Tüpraş (TUPRS)

Türk Hava Yolları (THYAO)

Koç Holding (KCHOL)

Turkcell (TCELL)

Kiler Holding (KLRHO)

Bu son ziyaretlerinde de Türkiye’nin enerji köprüsü olduğu yatırımlarla ilgilendikleri basında yer aldı. Eğer doğal gaz ve petrol transfer hatlarına sahip şirketler Varlık Fonu’na aktarılırsa, onlarla da ilgileneceklerini ifade ettiler.

Türkiye’den geçen şimdilik 7 adet enerji transfer hattı var.

Basra Körfezi’nden başlayan, Irak ve Türkiye’den geçerek Avrupa’ya ulaşacak ve hâlen görüşmeleri devam eden Türkiye-Irak Kalkınma Yolu Projesi de bu çerçevede gelecekte büyük stratejik öneme sahip olacaktır.

Konu herhâlde kafanızda yavaş yavaş netleşiyordur.

ABD’nin Orta Doğu ve Asya hedefli enerjiye hâkim olma planları, asla Türkiye’siz düşünülemez.

BlackRock yetkilileri ile Cumhurbaşkanı Sn. Erdoğan’ın görüşmesine Maliye Bakanı ve Enerji Bakanı katılmıştır.

Olaya sadece para, fon yani ticaret parantezinde yaklaşılmış gibi görülmektedir.

İlk bakışta doğru gibi gelebilir. Fakat bir de olaya şu açıdan bakalım:

ABD’nin petrol ve gaz kaynaklarına, savaş dahil her türlü yöntemle hâkim olma planlarının olduğu bir dünyada, Türkiye’nin dünyanın en büyük Amerikan yatırım fonu ile—üstelik enerji nakil hatlarının da konuşulduğu bir masada—olayı güvenlik ve dış politika yönüyle daha geniş ve dikkatli ele alması daha doğru olmaz mıydı?

Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı’nın da bu tür savaş sebebi olabilecek stratejik konularda, hatta MİT Başkanı’nın da sürece dâhil olması, konunun çok yönlü değerlendirilmesini sağlamaz mıydı? Böylece mesele, basit bir al-ver ilişkisi olmaktan çıkmaz mıydı?

Bence Türkiye’nin enerji şirketleri, enerji transfer hatları ve bu alandaki tüm konular bir millî güvenlik meselesidir.

Basit ticari serbest piyasa ve liberal politikaların çok ötesinde bir öneme ve ciddiyete sahiptir.

Hele ki ekonomide ciddi kaynak ihtiyacının sıkça dile getirildiği bir dönemde, bu durum ister istemez “acaba” sorularını da beraberinde getirmektedir.

Çin, liberalleşmeye, daha doğrusu devlet kontrolünde dünyaya açılmaya karar verdiğinde üç konuda sıfır tavizle hareket etmiştir:

1. Bankacılık sektörü yabancı sermayeye tamamen kapalı tutulmuştur.

2. Madenler kesinlikle devlet kontrolünde tutulmuş, yabancı sermayeye yatırım izni verilmemiştir.

3. Yabancı teknoloji yatırım şirketlerine ise yalnızca %50 yerli ortak şartıyla izin verilmiştir.

Çin bugün ABD için korkulu bir rüya hâline geldiyse, bunun temelinde bu üç “devlet aklı” vardır.

Bizde durum nedir diye sorarsak, yazılacaklar kapitülasyonları aratacak niteliktedir.

Düyûn-ı Umûmiye’nin yeni versiyonları, farklı isim ve tanımlarla ekonomimize adeta sülük gibi yapışmış durumdadır.

Serbest piyasa ekonomisi, liberalleşme, sınırların gevşetilmesi, gümrük birliği, DTÖ, yabancı sermayeye sektör sınırlaması olmadan giriş imkânı tanınması ve uluslararası mahkemeler, AİHM derken; emeği, alın teri ve ülke zenginlikleri sömürülen, adeta ekonomik işgal altında bir ülkeye dönüşmüş durumdayız.

Şimdi bu yazımdan önce, Atatürk dönemi 15 yıllık ekonomi modelini anlattığım yazıya tekrar bir göz atın.

Ve 23 Nisan 1923’te kapitülasyonlar nedeniyle masadan kalkan Türk heyetini ve 24 Temmuz 1923’te sonlandırılan Düyûn-ı Umûmiye’yi hatırlayın.

Ne demişti Mustafa Kemal Atatürk:

“İktisadi bağımsızlığı olmayan devlet, devlet değildir.”

Evet, şimdi sözüm siyasetle ilgilenen Türk milliyetçisi arkadaşlarıma:

“Bolca bölünelim ve parti kuralım.

Bu sorunlara iktidara gelince bakarız!”

Hakkı Şafak Ses