ULVİ BATU

Bugün, Ulvi Batu Başkanımızı ebediyete uğurlayışımızın üzerinden tam bir yıl geçti. İnsan, hayatını derinden etkileyen olaylardan sonra zaman kavramını farklı yaşamaya başlıyor. Kimi zaman;

Abone Ol

ULVİ BATU

Bugün, Ulvi Batu Başkanımızı ebediyete uğurlayışımızın üzerinden tam bir yıl geçti.

İnsan, hayatını derinden etkileyen olaylardan sonra zaman kavramını farklı yaşamaya başlıyor. Kimi zaman;

“Zaman ne kadar da çabuk geçmiş…”

deriz.

Kimi zaman ise;

“Şu bir yıl geçmek bilmedi, sanki on yıl sürdü.”

Benim hissettiğim ise bunların hiçbirine benzemiyor.

Ulvi Başkan’ın gerçek âleme irtihal ettiği günden bu yana içimde hep aynı duygu var:

Sanki zaman durdu.

Neden böyle hissediyorum?

Bunu anlatabilmek için biraz geriye gitmek gerekiyor.

Hayatımın son on yılında Ulvi Başkan ile omuz omuza çalışma imkânı buldum. Bu süreçte yalnızca birlikte mücadele etmedik; tarifi zor, samimiyeti tartışılmaz bir dostluğu da paylaştık.

Batu ailesi, Ülkücü Harekete üç ayrı kuşakta üç evlat kazandırmış müstesna ailelerden biridir.

Ailenin büyük ağabeyi Ahmet Batu, 68 kuşağının İstanbul’daki ilk Türk milliyetçilerindendi.

Ortanca kardeş Sadettin Batu ise 78 kuşağının Trabzon Ülkü Ocaklarında yetişmiş, daha sonra aynı teşkilatın başkanlığını yapmış değerli bir dava adamıydı. Benim üniversite yıllarındaki mücadele arkadaşımdı. Sessizdi, sakindi; fakat o sükûnetinin altında cesaretini saklayan gerçek bir Karadeniz uşağıydı.

Ulvi Batu ise bu ailenin üçüncü emaneti, 88 kuşağının temsilcisiydi.

Henüz on beş yaşında ağabeylerinin izinden Ocağa geldi. Daha çocuk yaşta cezaeviyle tanıştı. 12 Eylül öncesinde girdiği cezaevinde darbenin bütün zulmünü yaşayarak büyüdü.

Bizim neslin “15’likleri”ndendi.

Karadeniz insanının mertliğini, Anadolu irfanını ve Türklüğün Tanrı Dağları’ndan taşıdığı Ötüken ruhunu öylesine güzel bir şahsiyette birleştirmişti ki; onu tanıyan herkes hayranlık duyar, saygı gösterirdi. Onu kıskananlar bile sağlam karakterini inkâr edemezdi.

Son nefesine kadar inandığı davadan bir adım geri atmadı.

Onun kalbi yalnızca kendisi için değil; Türklük, devlet ve millet için atardı.

En zor zamanlarda bile Türk devlet aklının varlığına olan inancını hiç kaybetmedi.

Bazıları;

“Nerede bu devlet aklı?”

diye isyan eder, yaşanan bütün olumsuzlukları örnek gösterirdi.

Ulvi Başkan ise sakin ama sarsılmaz bir ifadeyle;

“Devlet aklı ile günlük siyaseti birbirine karıştırmayın. Devlet aklı güvenlik bürokrasisinin derin hafızasında yaşamaya devam eder. FETÖ’nün son hamlesini bozan da o akıldır.”

derdi.

İnandığını söylemekten hiçbir zaman çekinmezdi.

Günümüzün menfaat eksenli siyaset anlayışına da, ticaret anlayışına da uyabilecek bir karakter değildi.

Çünkü onun dünyasında ölçü; makam, para veya şöhret değil, dava idi.

Türkeş’in cezaevinden çıkmasının ardından Ülkü Ocaklarının en zor dönemlerinden birinde Genel Başkanlık görevini üstlendi.

12 Eylül sonrasında ülkücü hareket yalnızca devlet baskısıyla değil, içeriden yürütülen çok daha sinsi bir mücadeleyle de karşı karşıyaydı.

Cezaevlerinde başlayan ve daha sonra teşkilatlara yayılan bir propaganda ile ülkücülere;

“Atatürk ve Türkeş kâfirdir. Ülkücülük küfür hareketidir. Tövbe etmeden kurtulamazsınız.”

deniliyordu.

İdamla yargılanan gençlerin psikolojileri hedef alınmıştı.

İşte böyle bir dönemde birçok insan tereddüde düşerken, bazı tanınmış isimler bile Türkeş’i sorgulamaya başlamışken, Ulvi Batu kaya gibi dimdik durdu.

Ülkü Ocaklarının yeniden ayağa kalkmasında gösterdiği cesaret ve fedakârlık, bana daima Osmanlı’nın Fetret Devri’ni sona erdiren II. Çelebi Mehmed’i hatırlatmıştır.

Bu yüzden ben onu hep Ülkü Ocaklarının II. Çelebi Mehmed’i olarak gördüm.

Çaykaralıydı.

Küçük yaşlarda medrese eğitimi almış, bölgenin saygın âlimlerinden Hacı Hasan Yavuz Efendi’nin talebesi olmuş, icazet sahibi gerçek bir ilim adamıydı.

Fakat bunu hiçbir zaman bir üstünlük vesilesi yapmadı.

Hatta yakın arkadaşlarının büyük kısmı bile bu yönünü bilmezdi.

İşte bu sağlam din bilgisi sayesinde, din kisvesi altında Ülkücü Harekete sızdırılmaya çalışılan fitneyi herkesten önce gördü.

Bu uğurda birçok eski dostuyla karşı karşıya gelmeyi göze aldı.

Çünkü onun sadakati kişilere değil, hakikateydi.

Yıllar sonra o çevrelerin Ülkü Ocaklarından ve MHP’den ayrılması, Ulvi Başkan’ın ne kadar haklı olduğunu göstermiştir.

Hayatı boyunca söylediği en güzel cümlelerden biri şuydu:

“Biz Allah’ın emrettiği taraftayız.”

Onun hayatını anlatan en doğru cümle belki de budur.

Riyadan uzaktı.

Makam peşinde koşmadı.

Servet biriktirmedi.

İnsan kullanmadı.

Hesap yapmadı.

Allah’ın rızasının ancak Türk milletine hizmet ederek kazanılacağına inandı ve ömrünü buna adadı.

Elbette zaman zaman birlikte yürüdüğü insanlarla fikir ayrılıkları yaşadı.

Çünkü herkes dava için yürümüyor; kimileri makam, kimileri siyaset, kimileri de şahsi hesaplar için mücadele ediyordu.

Fakat Ulvi Batu, kendisine haksızlık yapanlar hakkında bile nezaket sınırını aşan tek bir söz söylemedi.

Şahsiyetini ömrünün son gününe kadar muhafaza etti.

Bugün geriye dönüp baktığımda onu anlatacak en doğru cümle şudur:

O, inandığı değerler uğruna yaşayan, hiçbir zaman eğilmeyen, çelikleşmiş iradesiyle ömrünü davasına adamış gerçek bir dava adamıydı.

Rabbim rahmetiyle muamele eylesin.

Mekânını cennet, komşularını Türk milletinin şehitleri, gazileri ve büyük dava adamları kılsın.

Rahmetle, minnetle ve özlemle…

Ulvi Batu…

Seni unutmadık, unutmayacağız.

Hakkı Şafak SES