Cahilin cehaletiyle bilginin kurnazlığı arasında sıkışan siyaset:
Vicdan ve adalet.
Siyaset, her zaman idealize edildiği gibi hakikatin, adaletin ve vicdanın temsilcisi olmaz. Aksine, çoğu zaman iki uç arasında sıkışır: Cehaletin körlüğü ile bilginin kurnazlığı.
Bu iki uç, siyaseti ya basitlik ve hamasetle yüzeyselleştirir ya da çıkar hesaplarıyla derinlikten koparır.
Böyle bir ortamda vicdan ve adaletin yeşermesi neredeyse imkânsız hâle gelir.
Cehalet, yalnızca bilgisizlik değildir; aynı zamanda bilmediğini bilmemektir. Siyasette cehalet, çoğu zaman popülizmin yakıtıdır. Gerçeklikten kopuk, duygulara hitap eden, kısa vadeli ve yüzeysel çözümler sunan bir anlayışla kendini gösterir. Bu yaklaşımda meseleleri anlamak değil, kitleleri etkilemek esastır.
Cahil siyaset, karmaşık sorunları basite indirger. Ekonomik krizleri birkaç slogana, toplumsal sorunları birkaç suçluya bağlar. Bu durum, halkın öfkesini yönlendirmeyi kolaylaştırır ama çözüm üretmez. Çünkü çözüm, bilgi, analiz ve sabır gerektirir. Cehalet ise bunların hiçbirine tahammül etmez.
Bu nedenle cehaletin hâkim olduğu bir siyaset, vicdanı da adaleti de araçsallaştırır. Vicdan, sadece bir söylem malzemesi olur; adalet ise güçlü olanın lehine eğilip bükülen bir kavrama dönüşür.
Diğer uçta ise bilginin kurnazlığı vardır. Bu, bilgiye sahip olmanın getirdiği sorumluluğu değil, avantajı öne çıkaran bir anlayıştır. Burada siyasetçi ya da aktör, neyin doğru olduğunu bilir; fakat doğruyu değil, işine geleni tercih eder.
Bilginin kurnazlığı, çoğu zaman daha tehlikelidir. Çünkü bu yaklaşımda hatalar bilinçlidir. Manipülasyon teknikleri, algı yönetimi, veri kullanımı ve retorik ustalığı, gerçeği örtmek için kullanılır. Bu tür bir siyaset, halkı doğrudan yanıltmak yerine, gerçeği eğip bükerek sunar.
Bu noktada vicdan tamamen devre dışı kalır. Çünkü vicdan, çıkarla çatıştığında susturulur. Adalet ise bir ilke olmaktan çıkar, bir araç hâline gelir. Hukuk, güçlülerin meşruiyet üretme mekanizmasına dönüşür.
Asıl problem, siyasetin bu iki uç arasında gidip gelmesidir. Bir tarafta bilgisizliğin cesareti, diğer tarafta bilginin hesapçılığı… Bu iki yaklaşım, farklı görünse de sonuçta aynı noktaya varır: Adaletsizlik.
Cehalet, yanlış kararlar alarak toplumu zarara uğratır. Kurnazlık ise doğruyu bilmesine rağmen yanlış yaparak güveni yok eder.
Birinde yetersizlik, diğerinde ise ahlaki çöküş vardır. Bu iki durumun birleştiği yerde ise toplumun devlete olan inancı sarsılır.
Vicdan ve adalet, ancak şu üç unsurun bir arada olduğu yerde var olabilir:
Bilgi
Ahlak
Sorumluluk
Cehalet, bilgiyi ortadan kaldırır. Kurnazlık ise ahlakı. Geriye sadece sorumluluktan kaçan bir siyaset kalır. Böyle bir ortamda adalet beklemek, çorak bir toprakta ürün beklemek gibidir.
Siyasetin bu sıkışmışlıktan kurtulması için ne sadece bilgi yeterlidir ne de sadece iyi niyet. Gerekli olan, bilgeliğin ahlakla birleşmesidir.
Yani:
Bilmek, ama doğruyu tercih etmek,
Güç sahibi olmak, ama onu sınırlamak,
Yönetmek, ama hesap verebilir olmak.
Toplumlar da bu dönüşümde belirleyicidir.
Cehaleti ödüllendiren, kurnazlığı alkışlayan bir toplum yapısı değişmeden, siyasetin dönüşmesi zordur. Çünkü siyaset, toplumun aynasıdır.
Cahilin cehaleti ile bilginin kurnazlığı arasında sıkışan siyaset, ne vicdan üretir ne de adalet. Birinde körlük, diğerinde ise bilinçli sapma vardır.
Bu iki uç, farklı yollarla aynı sonuca ulaşır: Güvensizlik, eşitsizlik ve yozlaşma.
Gerçek siyaset ise bu iki uçtan da uzak durabilen, hem bilen hem de doğruyu seçebilen insanların omuzlarında yükselir.
Vicdanın susturulmadığı, adaletin eğilip bükülmediği bir siyaset ancak böyle mümkündür.
Peki mümkün mü?
Pek tabii.