YARALI ADIYAMAN
Bir bayram daha geride kaldı ömürden... Biz de kurbanımızı kestikten sonra bayramın ikinci günü eşimle Tarsus’tan benim memleketim Adıyaman’a üç günlüğüne gittik. Amacım hasta anamı üç günlüğüne de olsa görmek, depremde evlatlarını kaybeden akrabalarımı ziyaret etmek, eş dostu görebilmekti. Yani biraz sıla-i rahimi yerine getirmekti. Maşallah her iki taraftan akrabalar çok olunca herkesi görebilmek imkânsızdı ancak yaşlıları ziyaret edebildik. Babam önden gitse de artık yaşlı akrabalarımız da birer birer gidiyordu. Ömür denen yol sona vardı mı göçmeye bir şeyler sebep oluyordu işte…
Anam geçen yıl bendeydi. Bu yıl da çok sevdiği memleketinde kız kardeşimdeydi. Yaşlı bakımı gerçekten çok zor ve sabır istiyor. Ama ataya bakmak da kutsal bir görev... Her evladın asli görevidir. Bazıları bunu umursamasa da bazıları evlatlık görevini maddi manevi en iyi şekilde yapıyor. Allah herkese hayırlı evlatlar versin.
Ben yıllardır gurbetteyim. Galiba buna da zor olsa da alıştım. İlk şehir dışına rahmetli İbrahim abimizin çocuklarının düğün sünneti için 1986 yılında Adana’ya gitmiştik ailecek. İlk limon ağaçlarını, filmlerde gördüğüm palmiye ağaçlarını Adana’da görmüş büyük bir hayranlıkla bakmıştım o güzelliklere. Sonra 1989 yılında da İstanbul Validebağ Sağlık Meslek Lisesini (Hemşirelik) kazanınca Adıyaman’dan İstanbul’a gittim. O gün bugündür gurbetteyim. Hele ilk yıl çok sancılı geçmişti. Kolay değil gurbet kuşu olmak. Ama insanoğlu alışıyor işte her şeye...
Memleket sevdası bir başkadır. Onu görmek, havasını solumak, suyunu içmek insan ruhuna ilaç gibi gelir. Bir yola düştün mü kilometreler kısaldı mı sevgiliyle buluşacak gibi yüreğiniz titrer, bedeniniz sabırsızca sizi sorgular. Anılarınız canlanır, geçmişiniz, özellikle de çocukluğunuz size çok şey fısıldar.
Adıyaman 6 Şubat deprem sonrası çok değişti. Abartısız elli yıl geriye gitti. Depremde unutulan şehir, ihmal edilen şehir... Sanırım Hatay’dan sonra en çok kayıp veren şehir oldu. “Toplam 11 ili etkileyen bu büyük afette resmî açıklamalara göre 53 binin üzerinde vatandaşımız hayatını kaybetti.” Her giden can beraberinde birçok yüreğe de koru bıraktı gitti. Özellikle evladını kaybeden anne babalar için bu acının tarifi yok. Dile kolay 6 Şubat'ta Adıyaman'da 8 bin 387 kişiyi hayatını kaybetmiş kayıtlara geçen ki o zamanın şartları akla mantığa uymayan bir zaman dilimiydi. Kendi imkânlarıyla enkazdan yakınlarını tek parça çıkaranlar, köyü varsa hemen köyüne gömdüler. Ulaşım, iletişim kopuk, herkes çaresiz, herkes yoğundu. Herkes kendi canının derdine düşmüştü. Susuzluk, elektriksizlik had safhadaydı. Su, ekmek bile aranır olmuştu. Hele hele soğuk şubat günleri, şartları daha da zorlaştırıyordu. Vefat eden, yakınlarını kaybeden, ağır yaralı olan, uzuvlarını kaybeden o çaresiz yüreklerin hâli gerçekten içler acısıydı. Maddi manevi herkes sarsılmıştı. Her yer mahşer alanı gibi yürekleri yakıyordu. Asrın bu depremi bütün dünyadan yankılanmıştı.
Depremden sonra üç yıl geçmiş, Adıyaman’da hâlâ konteynerde, çadırda yaşayanlar var. Bugün Adıyaman Gölbaşı ilçesinde gördüğüm çadır kent koca bir şehir olmuştu.
Adıyaman’ın sokakları köstebek yuvası gibi... Benim gördüğüm manzara ya bitmiş yeni binalar ya yıkılmış binaların sessiz çığlığı ya da yıkılan inşaatlardan toplanan demir parçalarıyla dopdolu kamyonların geçişi. Hele yolları berbat, sokak aralarında patlayan boşa giden o suları eski çamurlu Adıyaman yollarını geri getirmişti sanki...
Bayramın üçüncü günüydü annemin dış kapıdan akan ve evin havlusuna giren su, keza karşı komşunun da durumu aynıydı. Beş on evden oluşan o küçük sokakta tam üç yerde su boruları patlamış, yola dökülen su ve boşa giden millî servet vardı âdeta...
Mahalleli anlatıyordu tam iki aydır, bu su akıyordu boşa ama gelen giden yoktu, defalarca da telefon edilmiş ama ilgili birimler yokmuş ortada, diye konuşuluyordu...
Genelde yeni yapılan o binaların çevre düzenleri yetersiz ve bakımsızdı. Bazı müteahhitler deprem savaşından yaralı çıkmış halkı umursamıyor, onların günahına giriyorlardı. İşlerini düzgün yapmıyorlardı. Binayı ayakta dikmekle görev bitmiyor, daha yeni başlıyordu aslında...
Eşim Yılmaz durur mu hemen Adıyaman Belediyesini aradı. Görev sorumluluğunu bilen telefondaki bey kimlik bilgilerini aldıktan yarım saat sonra bizim evin önünde ondan fazla bir ekip ve kepçe ile geldiler. Bir yarım saat sonra da o sorun giderildi. Belediye çalışanını gören aynı dertten olanlar hemen geliyor onlar da yardım beklediklerini dile getiriyorlardı. Köstebek yollar, zorda kalan vatandaşın işini belli ki zorlaştırıyordu.
Benim anladığım kadarıyla altyapıyı yapan özel şirket kullandığı kötü malzeme yüzünden hem vatandaşı hem de belediyeyi zor durumda bırakmıştı.
Belediye zaten deprem bölgesi sebebiyle maddi manevi zorlu bir süreç geçiriyordu. Onun işini kolaylaştırmak gerekirken görülen o ki zorlaştıranlar vardı. Acılarla yoğrulmuş bu şehir can çekişir gibiydi... Bazıları sorunlara sorun ekliyordu göz göre göre... Vicdan, merhamet de enkaz olmuştu sanki... Barışın, huzurun şehri kendini toparlamak için var gücüyle ayağa kalkmaya çalışsa da bazıları destek olacağına köstek mi oluyordu?
Bu bölgelerde vatandaşın deprem sonrası yaşadığı maddi manevi sorunları yüzünden morali, iş düzeni bozulmuştu. Psikolojik çöküntü yaşayan deprem bölgesi insanları, sabrı tahammülü de azaltmış. Patlayacak bomba gibi insanlar her yerde vardı. Hele o gençler sigara ve diğer kötü alışkanlıkların tuzağına düşmüşlerdi. Birçoğu eğitimi farklı sebeplerle yarıda bırakmıştı.
Konuşulanlar hep aynıydı. Eğer bu konuşulanlar doğru ise her kimse o şirket ya da şirketler depremde ağır hasar alan bu şehrin vebalini nasıl verecekti… Öksüz ve yetim kalan onca çocuğun günahı ve toprak altında can veren o şehitlerin parası onlara hayır getirir mi? Soruna sorun eklemek nasıl bir vicdan ki...
İnsanoğlu ne iş yaparsa yapsın yeter ki yaptığı işi sağlam ve etik kuralara göre yapsın. Bu üç günlük dünyada açgözlü olmak evlada, geline, damada daha fazla mal bırakacak diye, kimse kimsenin hakkına tecavüz etmesin, hak yemesin hak yiyenlere göz yummasın. Vebal altına girmesin lütfen. Hele bu işi yapanlar yeniden sancılarla doğmaya çalışan kanadı kırık kuş misali bir şehirde de iş yapıyorlarsa bir daha bir daha düşünsünler bence...
Zorda olana, darda olana yardım etmek, zoru kolaylaştırmak büyük ibadettir, bir de sadakadır... İşine, kendisine saygısı olup temiz iş yapan herkese teşekkür, vicdansızları da Allah’a havale ediyorum. Gücüm ancak buna yetiyor. Canım Adıyaman’ıma zarar verenler orada yatan evliyaların gazabına uğrayacaklardır. Yaptığı iş her ne olursa olsun hakkından fazlasını alanların sonu beter olur. Düşene bir tekme de biz vurmadan o daha düşmeden hemen el uzatmalıyız. Vicdan ve merhameti besleyen yüreği beslemeliyiz.
İşte bu bayramda elimde kalan annemin beni görünce o mutluluğu; depremde oğlunu, gelinini ve on beş günlük torununu kaybeden biricik dayımın hüzünlü bakışları… Halam kızı Zeyneb’imin daha iki aylık hamile evli kızını damadını kaybeden o yanık yüreğini ziyaret ettim. Acılarını yüreğimde hissettim. Börkenek’te teyzem kızlarını, Gölbaşı’nda Selvi halamı da ziyaret ettim. Yüreğimde huzuru hissettim. Rabbim sen ölümün de sıralısını, hayırlısını bizlere ver. Bizi bütün felaketlerden sen koru...
01.06.2026
Fatma ÖZGER BİLGİÇ