Devletin ve iktidarın resmî değerlendirmesine göre, kamu kurumlarına yıllar içinde sızmış örgütlü bir yapı anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmişti.
1826 VAK'A-İ HAYRİYE'DEN 2016 15 TEMMUZ'UNA:
Türkiye'de Devlet Krizleri, Meşruiyet ve Rejim İnşasının İki Yüzyılı
Türk siyasi tarihine biraz yukarıdan baktığımızda ilginç bir sistematikle karşılaşırız. Büyük devlet krizleri, çoğu zaman yalnızca mevcut sorunların çözümünü değil, aynı zamanda yeni yönetim anlayışlarının doğuşunu da beraberinde getirmiştir.
Bazen bir savaş, bazen bir isyan, bazen bir darbe girişimi ya da büyük bir güvenlik tehdidi; devletin yalnızca kurumlarını değil, meşruiyet arayışı veya anlayışını da yeniden şekillendirmiştir.
Bu nedenle 1826'daki Vak'a-i Hayriye ile 2016'daki 15 Temmuz darbe girişimini aynı tarihsel olay olarak görmek bizi anakronizme düşürür.
Çünkü aralarında iki yüzyıl, farklı hukuk düzenleri, farklı egemenlik ve meşruiyet anlayışları ve farklı siyasal rejimler bulunmaktadır.
Ancak her iki olayı, "devlet krizlerinin yeni rejimlerin meşruiyetini nasıl ürettiği" bakımından karşılaştırmak hem mümkün hem de anlamlı olacaktır.
1826 yılında II. Mahmud'un karşı karşıya olduğu temel sorun, Osmanlı Devleti'nin askerî ve idarî bakımdan çözülmeye başlamasıydı.
Yeniçeri Ocağı artık yalnızca bir askerî teşkilat değil; bugünün İran'ın daki devrim muhafızları gibi devlet içinde ayrı bir güç merkezi hâline gelmişti.
Vak'a-i Hayriye sonrasında Yeniçeri Ocağı kaldırıldı, dayandıkları kurumlar tasfiye edildi, merkezî idare güçlendirildi ve padişahın otoritesi belirgin biçimde arttı. Devletin bekasının, güçlü ve merkezî bir yönetimle sağlanabileceği düşüncesi dönemin temel siyasal meşruiyet gerekçesi hâline geldi.
Yaklaşık iki yüz yıl sonra Türkiye, bu kez 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı. Devletin ve iktidarın resmî değerlendirmesine göre, kamu kurumlarına yıllar içinde sızmış örgütlü bir yapı anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye teşebbüs etmişti.
Bu süreç yalnızca darbe girişiminin bastırılmasıyla sınırlı kalmadı; güvenlik bürokrasisinden yargıya, kamu yönetiminden, hatta devlet dışı özel alanlara kadar siyasal sistemde geniş kapsamlı yeniden yapılanmaların önünü açtı.
2017 anayasa değişikliğiyle kabul edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi de bu dönüşüm sürecinin en önemli kurumsal sonucu oldu.
İşte tam bu noktada tarihsel benzerlikler kadar farklılıklar da dikkatle görülmelidir.
Her iki dönemde de "devletin bekası" temel meşruiyet söylemi olarak öne çıkmıştır. Her iki dönemde de mevcut yapının devleti koruyamadığı ileri sürülmüş ve çözüm olarak yürütme organının sınırsız bir şekilde güçlendirilmesi tercih edilmiştir.
Gücün merkezileştirilmesi, karar alma süreçlerinin hızlandırılması ve devlet içindeki alternatif güç odaklarının tasfiyesi yeni rejim ve meşruiyet anlayışının ortak özellikleri arasında sayılabilir.
Ancak benzerliklerin burada sona erdiğini de belirtmek gerekir.
1826 mutlak monarşi dönemidir. Meşruiyetin kaynağı hanedan, padişah iradesi ve dönemin hukuk anlayışıdır. 2016 sonrasında ise Türkiye çok partili seçimlerin sürdüğü anayasal bir cumhuriyettir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sonuçta anayasa değişikliği ve halkoylaması sonucunda yürürlüğe girmiştir. Bu nedenle iki dönemin hukukî ve siyasal zemini aynı değildir.
İleriye doğru bakacaksak asıl tartışılması gereken konu da tam burada başlamaktadır.
Yürütmenin güçlendirilmesi ile kuvvetler ayrılığı arasında nasıl bir denge kurulmalıdır? Devletin güvenliği ile demokratik hukuk devleti ilkesi hangi mekanizmalarla birlikte korunabilir? Hızlı karar alma ihtiyacı ile demokratik denge ve denetim mekanizmaları nasıl uzlaştırılabilir?
Bu sorular yalnızca Türkiye'nin değil, çağdaş demokrasilerin de temel meseleleri arasındadır.
Nitekim son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde terör, düzensiz göç, salgın hastalıklar, ekonomik krizler ve küresel veya bölgesel jeopolitik gerilimler yürütme organlarını güçlendiren uygulamaları beraberinde getirmiştir. Buna karşılık demokratik sistemlerin uzun vadeli istikrarı, yalnızca güçlü yürütmeye değil; aynı zamanda bağımsız yargıya, etkin parlamentoya, özgür basına, güçlü bir topluma ve hesap verebilir kurumlara da bağlıdır.
Belki de iki yüz yıllık Türk siyasal tarihinin bize öğrettiği en önemli gerçek şudur:
Devletler kriz zamanlarında merkezileşebilir; fakat kalıcı meşruiyetlerini yalnızca krizlerden değil, hukuk düzeninden, kurumsal güvenilirlikten ve toplumun demokratik rızasını sürekli üretebilen yönetim anlayışından alırlar.
1826'dan 2026'ya uzanan çizgiye bu gözle baktığımızda, tarih bize yalnızca geçmişi değil, geleceği de düşünme imkânı sunmaktadır.
Asıl mesele, bir krizin ardından hangi kurumların güçlendiği kadar, bu kurumların hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ve demokratik meşruiyet ilkeleriyle nasıl dengelendiği veya bozulduğudur.
Çünkü güçlü devlet ile güçlü hukuk birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan iki temel sütundur. Türkiye'nin üçüncü yüzyılına taşınacak en değerli mirası da, bu iki sütunu aynı anda ayakta tutabilme; birey, toplum ve devlet ilişkilerini demokratik hukuk devleti kurallarıyla denetlemek, dengelemek başarısı olacaktır.
15 Temmuz'un 10. yılında zihnimizi zehirleyecek propaganda seanslarına iştirak etmek yerine, olayların tarihsel arka planına ve geleceğe dair serinkanlı bir değerlendirme yazısının faydalı olacağı kanaat ve temennisiyle dikkatlerinize arz ederim...
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü