Neden bizim insanımız, kendi memleketinde alın teriyle yaşayabileceği imkânlara sahip değil de ekmek parası için başka şehirlere gitmek zorunda kalıyor?

Açlık Bizim Kaderimiz Değildir

Açlık bizim kaderimiz değildir. Yoksulluk, susuzluk, işsizlik ve her yıl binlerce insanımızın memleketinden kilometrelerce uzağa mevsimlik işçi olarak gitmek zorunda kalması da kader değildir. Asıl mesele, yıllardır bu bölgenin imkânlarını harekete geçiremeyen yönetim anlayışıdır.

Bugün Zonguldak’ta yalnızca Kürt oldukları için saldırıya uğradığı iddia edilen emekçi kardeşlerimize geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Onların yaşadığı bu acı hepimizi derinden üzmelidir. Fakat bu olay aynı zamanda bize başka bir soruyu da sordurmalıdır:

Neden bizim insanımız, kendi memleketinde alın teriyle yaşayabileceği imkânlara sahip değil de ekmek parası için başka şehirlere gitmek zorunda kalıyor?

Yıllardır aynı manzarayı görüyoruz. Bir zamanlar Yozgat’a mercimek toplamaya giden, yollarda hayatını kaybeden Kürt mevsimlik işçilerimiz vardı. Bugün ise Karadeniz’e fındık toplamaya giden insanlarımız var.

Onlar utanması gereken insanlar değildir.

Onlar namusuyla, şerefiyle, alın teriyle çocuklarının rızkını kazanmaya çalışan insanlardır. Eğer bir insan ailesinden aylarca ayrı kalıyor, minibüslere doldurulup kilometrelerce yol gidiyor ve başka bir şehirde ağır şartlarda çalışmak zorunda kalıyorsa, utanması gereken o emekçi değildir.

Utanması gereken, kendi insanına kendi toprağında iş ve aş sağlayamayan anlayıştır.

Başımızda Atatürk Barajı gibi devasa bir su kaynağı var. Yıllardır konuşulan sulama projeleri, kanallar ve tarımsal yatırımlar neden hâlâ bölgenin tamamını ayağa kaldıracak seviyeye ulaşmadı?

Bir tarafta su var, diğer tarafta susuzluk.

Bir tarafta verimli topraklar var, diğer tarafta işsizlik.

Bir tarafta genç ve çalışkan bir nüfus var, diğer tarafta her yıl başka illere göç eden mevsimlik işçiler…

Bu çelişki kader olamaz.

Bizim topraklarımızın Karadeniz’den neyi eksik?

Güneşimiz var. Toprağımız var. Su kaynaklarımız var. İnsanımız var. Tarım yapacak geniş arazilerimiz var. Üstelik bölgemizin ekonomik potansiyeli yalnızca tarımla da sınırlı değil; turizmden hayvancılığa, sanayiden enerjiye kadar değerlendirilmeyi bekleyen büyük bir zenginliğimiz var.

Asıl hazine burada.

Fakat biz hâlâ kendi hazinemizin üzerinde yoksulluğu konuşuyoruz.

Her yıl senenin önemli bir bölümünü evinden, eşinden, çocuklarından ayrı geçirmek zorunda kalan mevsimlik işçilerimizin hikâyelerini dinliyoruz. Fındık toplamaya gidenler geri döndüğünde yaşadıkları sıkıntıları anlatıyor. Kimisi barınma sorunundan, kimisi ulaşım şartlarından, kimisi çalışma koşullarından söz ediyor.

Biz dinliyoruz.

İçimiz yanıyor.

Yüreğimiz sızlıyor.

Ama ne yazık ki aynı sorunlar her yıl yeniden karşımıza çıkıyor.

İşte insanın asıl canını acıtan budur.

Boy boy fotoğraflar çekilip “icraat yaptık” demek kolaydır. Asıl mesele, vatandaşın hayatına dokunan kalıcı bir düzen kurabilmektir.

İnsanımıza “Senin kaderin budur” demek kolaydır.

Ama bizim cevabımız nettir:

Hayır! Açlık bizim kaderimiz değildir.

Susuzluk kaderimiz değildir.

İşsizlik kaderimiz değildir.

Mevsimlik işçilik kaderimiz değildir.

Kendi toprağında iş bulamamak kaderimiz değildir.

Bu bölgenin insanını başkasının kapısına muhtaç etmek kader değildir.

Bu toprakları suyla buluşturmak, tarımı geliştirmek, üretimi artırmak, sanayiyi büyütmek ve insanımıza kendi memleketinde ekmeğini kazanabileceği imkânları oluşturmak mümkündür.

Yeter ki siyaset, seçimden seçime vatandaşı hatırlayan bir anlayış olmaktan çıksın.

Yeter ki siyasetçinin başarısı çektiği fotoğrafla değil, vatandaşın hayatındaki değişimle ölçülsün.

Yeter ki bu memleketin sorunları sürekli ertelenmesin.

Buradan bütün siyasetçilere açıkça sesleniyorum:

Bu insanları açlığa mahkûm etmeyin.

Bu insanları başka şehirlerde ucuz iş gücü olmaya mecbur bırakmayın.

Bu bölgenin suyunu, toprağını ve insan gücünü değerlendirin.

Bizi başkasına muhtaç etmeyin.

Çünkü bu insanlar sadaka istemiyor.

Bu insanlar ayrıcalık istemiyor.

Bu insanlar kimsenin kapısında el pençe divan durmak istemiyor.

Onlar sadece kendi topraklarında, kendi alın terleriyle, onurlu bir hayat sürmek istiyor.

Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:

Bir insanın ekmek parası için memleketinden ayrılması ayıp değildir.

Ayıp olan, o insanın kendi memleketinde çalışabileceği, üretebileceği ve ailesini geçindirebileceği şartları yıllarca oluşturamamaktır.

Bu memleketin insanı kaderine terk edilmemelidir.

Çünkü bizim kaderimiz açlık değil.

Bizim kaderimiz göç değil.

Bizim kaderimiz başkasının tarlasında köle gibi çalışmak değil.

Bizim kaderimiz; kendi toprağımızda üretmek, kendi suyumuzla büyümek ve kendi memleketimizde onurlu bir hayat yaşamaktır.

Bunu gerçekleştirmek de siyasetçinin lütfu değil, bu milletin hakkıdır.