Güvenle bastığım toprağın oynayacağını, Hasar alacağımı nereden bileydim? Habersiz yakalandım bu sarsıntıya. ​Yorgun hamallar gibiyim;

Üzerime Yazma

Güvenle bastığım toprağın oynayacağını,

Hasar alacağımı nereden bileydim?

Habersiz yakalandım bu sarsıntıya.

​Yorgun hamallar gibiyim;

Gelenin yükü bana ağır, gidenin izi derin.

Gönlüm bir han sanki,

Sadece yorulanı dinlendirir olmuşum.

​Bakışların üzerime geliyor,

Yayından fırlamış bir ok gibi keskin.

Sen de mi yorgunluğunu boşaltacak bir liman gördün bende?

​Takatim yok artık cevap vermeye,

İçimdeki dert damla damla büyüdü, okyanus oldu;

Ve ben, kendi içimde boğuluyorum.

Kendi etrafımda dönemezken, senin etrafında nasıl döneyim?

Seninle sonumuz acı biter, biliyorum.

​Bak...

Bir çay daha söyle,

Çek sandalyeni kıyıma.

Ya da sen sigarandan bir nefes çek,

Ben içmem; dumanından zehirlenir, eşlik ederim sana.

​Şimdi dinle can kulağıyla:

Sen bende sadece "uzaktaki yakınım" olarak kalmalısın.

Ben aşkı en kalın lügatlerde okudum;

Kimi gün Abdürrahim Karakoç’un Mihriban’ı,

Kimi gün Sezai Karakoç’un Mona Roza’sı oldum.

​Sendeki bu duygu, bende "ispatlanmamış bir aşk hipotezi" olarak kalır.

Çünkü ben derin severim; nefesim kesilir.

Aklım örümcek ağı gibi seninle örülür,

Kendimde yok olurum...

Sana ağır gelir bu sevda, altında ezilirsin;

Dert ve kasavet seni senden alır.

​Kutsadığım ne varsa, kayıtsızca ayrıldı benden.

Ben kendimi gül bahçesinde sanırken,

Meğer kevenli, dikenli bostanlarda dolaşıyormuşum.

İşte hikâyemi ifşa ettim sana;

Kendi hikâyeni benim üzerime yazma,

Benim diri diri mezarımı kazma.

​Hani derler ya;

Aşık maşukunu sevmiş,

Maşuk ise bir başka aşkın kölesi olmuş...

​Bana sitem etme;

Ben sana gül olamam, sen de bana bülbül.

İkimiz aynı bahçede konaklayamayız artık;

O bahçe viran olur...

Ne gül kalır, ne bülbül.

ÇİĞDEM ÇİMEN