. Dizlerinin arasına sıkıştırdığı cümbüşün metal gövdesi, sobanın turuncu ışığını yansırdı. Mızrabı tellere her değdiğinde, teneke tavan titrer, kireç dökülürdü dört duvardan.
Ninem yalnız kalınca hep ağlardı. Bir yandan da fısıldardı. Ne dediğini yalnızca kendisi bilirdi. Biz duyardık ama anlayamazdık. Gözyaşları yanaklarından sel gibi akardı
. Üstelik bu programların tamamı, kendisini “bizden” olarak tanımlayan, aynı çevreye seslenen mecralardı. Kitap tanıtıldı, metnin derdi anlatıldı, niyet açıklandı. Görünürlük açısından bir eksiklik yo...
Zorluk ve yokluk tarif edilemeyecek kadar ağırdı. Daha fenasını anlatmaya gerek yok. Hayatta kalışımıza, nefes alabiliyor oluşumuza şükrediyorduk
Dolmuşta yanıma hiç tanımadığım biri oturdu. Daha yerine yerleşmeden konuşmaya başladı. Sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi.
İnsan bütün bunlara üzülüyor. Çünkü mesele sadece adaletsizlik değil; utanma duygusunun da yoksullaşması. Ve bu, herhangi bir ekonomik krizden çok daha tehlikeli
Sınavda kopya çekebiliyorken elinizi uzatıyorsanız, mesele zeka değil, karakterdir. Yalanı da haramı da hayatınızdan çıkarın.
Ulu Cami’yi ilk ne zaman fark ettiğimi hatırlamıyorum. Zaten bazı yerler fark edilmez; insanın içine sızar, sonra bir bakarsınız ki oradaymış hep.
İşini yapamayanı “çok efendi”, karar alamayanı, “mütevazı”, yetersizi “iyi niyetli” diye aklamayın. Efendilik, eksikliği örtmek için kullanılan bir mazeret değildir.
Bir çaya çıkıyorum” denirdi ama dönüş yatsıyı bulurdu. Kahvede saat tutulmazdı. Zaman orada başka akardı. Günün bütün yorgunluğu burada atılırdı. Sınırsız, sonsuz ve sansürsüz...
Yoksulları ve ölümü hatırlayın. Sadaka çıkarın. Gizli olsun ama. Sigara içmeyin. İçeni uyarın. Arada bir dinleyin. (Az konuşun)
Toprak damlı bir evde oturuyorduk. geniş avlulu, iki odalı bir evdi. Tuvalet, avlunun uzak köşesinde, üstü açık, kapısında kilim asılı bir yerdi.
Bu bağlantı sizi https://www.gapolaygazetesi.com dışındaki bir siteye yönlendiriyor.