Hafta sonu çocuklarımızla vakit geçirmek, şehrin gürültüsünden uzaklaşıp doğaya sığınmak için gittiğimiz Dicle Vadisi’ni kendi ellerimizle çöplüğe çeviriyoruz.

YAZIKLAR OLSUN!..

İşte size bir fotoğraf… Muhtevası, bin kelimeden daha ağır.

Dicle Vadisi’nden elimize ulaşan görüntüler bunlar. İnsan, sinir uçlarına dokunan bu manzara karşısında sormadan edemiyor:

Biz ne yapıyoruz?

Hafta sonu biraz nefes almak, çocuklarımızla vakit geçirmek, şehrin gürültüsünden uzaklaşıp doğaya sığınmak için gittiğimiz Dicle Vadisi’ni kendi ellerimizle çöplüğe çeviriyoruz.

Plastik şişeler… Camlar… Poşetler… Yiyecek atıkları… Alkol şişeleri… Doğaya bırakılan, suya karışan, toprağa gömülen ve canlıların yaşam alanını tehdit eden atıklar…

***

Dicle Nehri’nin sağını solunu işgal eden yapılaşma ve insan baskısı yetmezmiş gibi, şimdi bir de kendi ellerimizle kendi yaşam alanımızı zehirliyoruz.

Bunun adı artık yalnızca duyarsızlık değil. Bunun adı vicdan kaybıdır.

Çünkü mesele yalnızca çevre temizliği meselesi değildir. Mesele, nasıl bir şehirde yaşamak istediğimiz meselesidir. Mesele, nasıl bir kültürün ve nasıl bir medeniyetin mirasçısı olduğumuzdur. Mesele, çocuklarımıza nasıl bir Diyarbakır bırakacağımızdır.

***

Ey zat-ı muhteremler. Dicle, Diyarbakır için sıradan bir akarsu değildir.

Kadim coğrafyanın hafızasıdır. Bu toprakların türküsüdür. Tarihidir. Bereketidir. Can suyudur. Binlerce yıllık medeniyetlerin tanığıdır.

Bu şehir Dicle’nin kıyısında büyüdü. İnsanlar Dicle’ye baktı, Dicle’den hayat buldu, Dicle’nin etrafında yerleşti, üretti ve yaşadı.

Diyarbakır’ın tarihiyle Dicle’nin hikâyesini birbirinden ayırmak mümkün müdür?.

Değildir.

O hâlde insanın kendi tarihine, kendi şehrine, kendi suyuna bu kadar hoyrat davranması nasıl açıklanabilir?

Deyin bakalım!

***

Eskiden hayıflana hayıflana, “Dicle akar, Diyarbakır bakar” derdik.

Nedeni, bölgeyi yeterince yaşanır hâle getiremeyişimizdi. Bir Venedik yaratamayışımızdı.

Şimdi gelinen noktaya bakın!

Ne Dicle eskisi gibi akabiliyor, ne Diyarbakır bakabiliyor ne de yaşanır bir hâl kaldı. Ne yazık ki artık tabiatın güzelliğinden çok, insanın ayıbını görüyoruz Dicle’nin iki yakasında.

Üstelik bu mesele yeni de değil.

Geçtiğimiz haftalarda temizlik çalışmaları yapıldı. Belediyeler, kent temizliği seferberliği kapsamında vadide ve çevresinde çalışmalar gerçekleştirdi. Gönüllüler de bu çalışmalara katıldı.

Peki sonra?

Aynı görüntüler yeniden karşımızda. Demek ki mesele yalnızca çöp toplamak değil. Çünkü “gözden ırak olan gönülden de ırak olur” diyerek geçiştirilecek bir mesele değil bu.

Bir gün temizlik yapıp ertesi gün aynı yere yeniden çöp bırakılıyorsa, burada asıl temizlenmesi gereken yerin yalnızca vadi değil, zihniyetimiz olduğu açıktır.

***

Çöpü toplamak kolaydır. Asıl mesele, insanın elindeki çöpü yere atmamayı öğrenmesidir. Asıl mesele, “benden sonra ne olursa olsun” anlayışını terk etmektir.

Asıl mesele, ortak yaşam alanını kendi evimizin salonu kadar temiz tutabilmektir.

“Aslan yattığı yerden belli olur.”

Bir kentin kültürü yalnızca müzelerinde, tarihi yapılarında, festivallerinde, sanatında ve edebiyatında görünmez.

O kentin kültürü, insanının yere attığı çöpte de görünür.

Sokağa bakışında da… Nehre bakışında da… Ağaca bakışında da… Hayvana bakışında da… Kısacası doğaya ve yaşadığı şehre gösterdiği saygıda görünür.

***

Biyoçeşitlilik ve Çevre Koruma Uzmanı Prof. Dr. Ahmet Kılıç’ın söyledikleri de meselenin ne kadar ciddi olduğunu ortaya koyuyor.

Kılıç, ortadaki kirliliğin yalnızca görüntü kirliliği olmadığını; su, toprak ve diğer canlılar açısından da ciddi tehdit oluşturduğunu ifade ediyor. Çöp kutusu yoktu mazeretinin kabul edilemeyeceğini söylüyor.

Haklı.

Çünkü çöp kutusu olmaması, insanın çöpünü doğaya bırakması için ruhsat değildir.

Elinizdeki plastik şişeyi evinize kadar götürmek çok mu zor?

Cam şişeyi arabaya koyup geri götürmek çok mu zor?

Yediğiniz yiyeceğin ambalajını bir poşete koymak gerçekten bu kadar mı imkânsız?

Değil.

Ama galiba sorun imkânda değil. Sorun anlayışta.

***

Elbette kurumların da sorumluluğu var.

Mesire alanları artırılmalı. Çöp toplama noktaları yeterli hâle getirilmeli. Düzenli temizlik yapılmalı. Denetim mekanizmaları işletilmeli. Gerekirse caydırıcı yaptırımlar uygulanmalı.

İnsanların doğayla buluşacağı alanlar planlanmalı ve korunmalı.

Bunların hepsi yapılmalı. Ama devletin, belediyelerin ve kurumların yapması gerekenler olduğu kadar vatandaşın da yapması gerekenler var.

Kamu görevlisi sizin arkanızdan her adımınızı takip edemez. Belediye, herkesin elindeki çöpü yere bırakmasını engelleyemez.

Temizlik işçisi, sizin sorumsuzluğunuzu her gün yeniden temizlemek zorunda değildir.

“Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”

Kurum ve vatandaş el ele vermeden bu sorun çözülmez. Ama önce vatandaş kendi sorumluluğunu bilecek.

***

Dicle Vadisi yalnızca piknik yapılacak bir alan değildir.

Burası aynı zamanda yaban hayatının evidir.

Kuşların… Balıkların… Böceklerin… Bitkilerin… Sayısız canlının yaşam alanıdır.

Bizim bir dakikalık keyfimiz, başka bir canlının bütün yaşamını etkileyebilir.

Bir plastik parçası bizim için değersiz bir atık olabilir. Ama doğada yaşayan bir canlı için ölümcül bir tuzak olabilir.

Cam şişe bizim için boş bir şişedir. Doğa içinse yaralanma, yangın ve yaşam kaybı riski olabilir.

Suya karışan bir atık, bizim için birkaç saniyelik bir umursamazlığın sonucudur.

Ama suyun içindeki canlılar için hayat ile ölüm arasındaki çizgidir.

***

İşte bunun için mesele basit bir çevre temizliği meselesi değildir.

Bu mesele aynı zamanda bir ahlak meselesidir. Diyarbakır’ın kültürü misafirperverliğiyle övünür. Sofrası geniştir. Gönlü geniştir. Komşuluğu güçlüdür.

Kadim bir medeniyetin üzerinde oturuyoruz. Sur’ların taşlarına, Hevsel’in toprağına, Dicle’nin suyuna, Zerzevan’ın tarihine, bu coğrafyanın binlerce yıllık hafızasına sahip çıkmakla övünüyoruz.

Peki bu medeniyetin bize öğrettiği en temel şeylerden birini neden unutuyoruz?

***

Dicle bize emanet. Hevsel bize emanet. Dağlarımız, ovalarımız, derelerimiz, ormanlarımız, yaban hayatımız bize emanet.

En önemlisi de bu şehir, çocuklarımızın geleceği için bize emanet. Biz emaneti koruyamazsak hangi medeniyetten söz edeceğiz?

Hangi kültürden?

Hangi şehir sevgisinden?

***

Bugün Dicle’nin kenarında bıraktığımız her plastik şişe, aslında geleceğe bıraktığımız bir cümledir.

Ve o cümle ne yazık ki şudur:

“Biz sizden önce yaşadık ama size yaşanabilir bir dünya bırakmayı başaramadık.”

Bunu çocuklarımızın yüzüne bakarak söylemeye razı mıyız? Değilsek, artık yeter!

Dicle’yi yalnızca seyredilecek bir manzara olarak görmeyelim.

Onu koruyalım. Temizleyelim. Kirletmeyelim. Kirleteni uyaralım. Gerektiğinde denetleyelim. Gerektiğinde ceza uygulayalım.

Ama en önemlisi, bu anlayışı değiştirelim. Çünkü dünya kirletilmeyecek kadar küçük, temizlenemeyecek kadar da büyük.

Ve bizim başka bir Dicle’miz yok. Başka bir Diyarbakır’ımız yok. Başka bir Hevsel’imiz yok. Başka bir çocukluğumuzun, başka bir memleketimizin alternatifi yok.

***

O hâlde son söz yine Dicle’ye olsun. Yüzyıllardır akıyor. Medeniyetler gördü. Krallar gördü. Savaşlar gördü. Barışlar gördü.

İnsanların doğup büyüdüğünü, öldüğünü; şehirlerin kurulduğunu ve yıkıldığını gördü.

Ama bugün belki de ilk kez kendi evlatlarının elleriyle zehirleniyor.

Bundan daha büyük bir ayıp olabilir mi?

Dicle’nin suyu azalabilir… Ama bizim vicdanımız neden azalsın? Dicle kirlenebilir… Ama bizim duyarlılığımız neden kirlenmiş olsun?

Dicle’nin kıyısı işgal edilebilir… Ama bizim ortak yaşam kültürümüz neden işgal edilsin?

***

Artık “Dicle akar, Diyarbakır bakar” demenin zamanı değil. Artık Diyarbakır’ın bakma değil, sahip çıkma zamanı.

Çünkü yarın çok geç olabilir. Unutmayalım!

Su giderse hayat gider. Doğa giderse medeniyet gider. Vicdan giderse insanlık gider.

Dicle’yi korumak, aslında kendimizi korumaktır.

Şimdi herkes kendine şu soruyu sorsun! Biz Dicle’ye ne bırakıyoruz? Bir medeniyetin mirasını mı? Yoksa kendi ayıbımızı mı?

***

GÜNÜN SÖZÜ

Dicle bize miras değil, emanettir; emanet korunur, kirletilmez