Bizim için işkence, kime yapılırsa yapılsın insanlık suçuydu. Bizim koğuşumuzdan alınacak suyun başka insanların eziyet görmesine hizmet etmesine izin veremezdik.

BİZİM MERHAMETİMİZİ ZAYIFLIK SANANLAR, BİZİ HİÇ TANIMAMIŞLAR!

12 Eylül sonrasında Aydın Özel Tip Cezaevi’nde siyasi mahkûm olarak yatıyorduk. Cezaevinde her siyasi görüşün kendine ait koğuşları vardı.

Bir gün sol görüşlü mahkûmlar isyan etti. Cezaevi ateşe verildi. İsyanı bastırmak üzere çevredeki komando birliklerinden askerler getirildi.

O gün gördüğüm bir manzarayı ömrüm boyunca unutmadım.

Askerler, isyana katılan sol görüşlü mahkûmları kazma saplarıyla acımasızca dövüyordu. Üstelik bu mahkûmların arasında PKK mensupları da vardı.

İşkence yapan görevliler bizim koğuşa da geldiler. Bizden su istediler. Amaçları, bizim koğuştaki su tesisatına hortum bağlayarak sol görüşlü mahkûmları suyla ıslatmak ve üzerlerindeki baskıyı artırmaktı. Bunun da işkencenin bir parçası olduğunu düşündüğümüz için su vermeyi reddettik.

Çünkü bizim için işkence, kime yapılırsa yapılsın insanlık suçuydu. Bizim koğuşumuzdan alınacak suyun başka insanların eziyet görmesine hizmet etmesine izin veremezdik.

Biz o gün açıkça söyledik: Biz işkenceye karşıyız. Düşmanımız da olsa savunmasız bir insana zulmedilmesini kabul etmeyiz.

İsyanın bastırılmasından birkaç gün sonra bölge valisi, alay komutanları ve beraberindeki yetkililer cezaevine geldiler. Bizim koğuşa da uğradılar.

Bize öfkeyle, “Siz nasıl milliyetçisiniz?” diye çıkıştılar.

Cevabımız çok netti:

Biz Türk milliyetçileriyiz. Düşmanımızla mücadele ederken bile kendi töremizden, inancımızdan, ahlakımızdan ve insanlığımızdan vazgeçmeyiz. Esir düşmüş, savunmasız kalmış bir insana işkence edilmesine karşı çıkmak bizim için zayıflık değil, karakter meselesidir.

Şimdi buradan çok önemli bir soru sormak istiyorum.

O gün işkenceye karşı çıktığımız mahkûmların arasında PKK mensupları da vardı. Peki, biz onlara işkence yapılmasına karşı çıktığımız için PKK’ya destek mi vermiş olduk? Terörü mü savunduk? Yoksa kendi inançlarımızın, töremizin ve insanlık anlayışımızın gereğini mi yerine getirdik?

Bir insanın uğradığı zulme karşı çıkmak, onun düşüncesini, siyasi görüşünü veya işlediği suçu onaylamak değildir. İşkenceye karşı olmakla teröre karşı olmak birbirinin alternatifi değildir. İkisi de aynı anda ve aynı kararlılıkla savunulabilir.

İşte meseleleri sağlıklı sorgulamanın önemi burada ortaya çıkıyor.

Sağlıklı sorgulamalar yapamazsak sağlıklı hükümler veremeyiz. Sağlıklı hükümler veremezsek doğru ilişkiler, doğru siyaset ve sağlam bir gelecek inşa edemeyiz.

İşte bizim hikâyemiz budur.

Bu hayatı yaşamayanlar, bizim hangi bedelleri ödediğimizi, hangi değerleri savunduğumuzu, merhametimizin ve vicdanımızın hangi kaynaklardan beslendiğini kolay kolay anlayamazlar.

Bizim milliyetçiliğimiz yalnızca öfkeyle, sloganla, düşmanlıkla tarif edilemez. Bizim milliyetçiliğimizin içinde cesaret kadar merhamet, mücadele kadar vicdan, kararlılık kadar insanlık vardır.

Bugün bakıyorum da kendi insanımızın küçücük bir davranışını, insani bir nezaketini, merhametini büyüterek siyasi suç hâline getirmeye çalışanları anlamakta zorlanıyorum.

Bir insanın başka bir insana el uzatması ne zamandan beri davasından vazgeçmek oldu?

Birine merhamet göstermek ne zamandan beri siyasi teslimiyet sayıldı?

Biz o gün aralarında PKK mensuplarının da bulunduğu mahkûmlara yapılan işkenceye karşı çıkarken davamızdan vazgeçmedik de bugün bir insanın başka bir insana gösterdiği nezaketle mi davamızdan vazgeçmiş olacağız?

Bizim için mesele, kime merhamet gösterdiğimiz değil, hangi şartlarda olursa olsun kendi değerlerimize ne kadar sadık kaldığımızdır.

İnsanlığımızdan vazgeçmeden de mücadele edilir. Merhamet göstererek de ilkeli olunur. Bir insanın koluna girerek de ülkenin geleceği konusunda tavizsiz bir duruş sergilenir.

Elbette siyasi görüş ayrılıkları, geçmişte yaşanan acılar ve temel meselelerdeki anlaşmazlıklar yok sayılamaz. Ancak bir insana gösterilen merhameti bütün bu meselelerle aynı kefeye koymak da doğru değildir.

Bunu anlayabilmek için olaylara yalnızca öfkeyle değil, akılla, vicdanla ve hayatın bize kazandırdığı tecrübeyle bakmak gerekir.

Bunu anlayamayanlara geçmişimizi, yaşadıklarımızı ve uğruna bedel ödediğimiz değerleri hatırlatmak istiyorum.

Biz merhameti korkaklık, nezaketi teslimiyet, insanlığı taviz olarak görenlerden olmadık. Bundan sonra da olmayacağız.

Çünkü bizim töremizde düşene vurmak değil, gerektiğinde düşenin elinden tutmak vardır.