Koğuşları gezmeye başladık. 2. koğuşa gelince Mahir ağabeye bir haller oldu. Coştu, coştu... Onun da hafızasında silinmez izler bırakan hatıraları gözünde canlanmıştı
EYLÜL TAM 12'DEN VURMUŞTU -3
Geri döndük. Koğuşları gezmeye başladık. 2. koğuşa gelince Mahir ağabeye bir haller oldu. Coştu, coştu... Onun da hafızasında silinmez izler bırakan hatıraları gözünde canlanmıştı. Kader arkadaşlarıyla olan anıları dökülmeye başladı dilinden… Anlatırken kimi zaman gözleri buğulanıyor, yutkunuyordu. Kimi zaman ise acı bir gülümseme donup kalıyordu dudaklarında… Hastaneye götürülmediği için inleyerek can veren Hasan Alemlioğlu’nu anlattı. Rahmetli İsmail Şimşek’ten bahsetti.
Ancak rüyamızda görebileceğimiz Mamak’ta gezmek fırsatını an be an yaşarken, bu gün aramızda olmayanları hüzün hasret ve minnetle anıyor “Eylül Tam 12’den Vurdu” diyorum. Emine Özgenç ablamız da zaten bu isimle romanlaştırdığı hatıralarında bunları anlatıyordu.
Mahir ağabey ile rüyadaki gibi gezmeye devam ediyorduk. Bazen yüreğimden acı bir feryat gibi kopan “Bizlere “Lan” diyenler yok, cop vuranlar yok, yürüyüş kolu ile eğitim yaptıranlar yok…“ sözlerimin akabinde bizi misafir eden Paşanın ve yanındaki albayların gözlerine bakıyordum. Bu gözler, bizlere zulüm yapan işkenceci Raci Tetik’in, işkenceci Nurettin Soyer’inkiler gibi ülkücüye düşman değildi. Bu gözler bir devirde üniformalarının verdiği yetkileri istismar ederek şahsi hırs ve siyasi emelleri için kullananları lanetliyor adeta özür diliyordu. Birden kendimizi zemin 1 2 3. koğuşta bulduk. Burada yatan ülküdaşlarımı hatırladık, yüreklerimiz burkuldu.
Mahir ağabey ile birlikte B bloka da gittik. Görüş yeri ile ara maltadaki yattığım koğuşu aradım. Kafes koğuşuna önce 7 sonra 9. koğuş demişlerdi. Kafeste, hamamın orada yaşadıklarım canlandı gözümde. Copların altında acıyla inlediğim anı yeniden yaşadım. Hüseyin Kurumahmutoğlu bizi selamlıyordu bölmeli koğuştan. Gözlerimin yaşardığını görmesinler diye hamamın kapısından bakıyor gibi yaparak onlara sırtımı döndüm.
Her şey rüya gibiydi. Kırk yıl sonra Mamak cehennemine girmek, oradaki insan onuruna yakışmayan muameleleri, işkenceleri, geçmiş tünelinde kalan hatıralarla yeniden yaşamak… Her şeyi yeniden sorgulamama sebep oluyordu. Başbuğumun dediği gibi “devlete küsülmez”di ama ülkücülerin, baba bildikleri eli öperlerken darağaçlarında can vermelerinin, insanlık dışı, akıl almaz işkencelere maruz kalmalarının acısı da unutulur gibi değildi.

İnanıyorum, cumhurbaşkanımız 2010 yılında, can vermeden önce yazdığı veda mektubunu okuduğu, “masum” olduğunu bütün kamuoyuna ilan ettiği, 12 Eylül adaletinin “vatan hainliğinden idam ettiği” Mustafa Pehlivanoğlu’nun iade-i itibar edilmesini sağlayacaktır. Çünkü adalet elbet bir gün gelir yerini bulur ve zulüm asla payidar olmaz.
Biz ülkücüyüz. Hiç kimse bizden yaşadıklarımızı unutmamızı beklemesin. Mustafa Pehlivanoğlu’nu da Necip Fazıl’ın meşhur “Zindandan Mehmet’e Mektup”* şiirinde bahsettiği “İdamlık Ali” zannetmesin. Mustafa Pehlivanoğlu bütün ülkücülerin kanayan gönül yarasıdır… O kan ancak "iade-i itibar" edilince dinecektir. <<<Son>>> (Hakverdi Satılmış)
(*)Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı.
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil...