Bir yönetime ne kadar yetki verirseniz verin, o yetkiyi kullanacak kadrolar liyakat sahibi değilse, katılımcı demokrasi de güçlü yerel yönetimler de yalnızca güzel bir slogandan ibaret kalır.
Katılımcı Demokrasi ve Yerel Yönetimlerde Liyakat
Son yıllarda en çok duyduğumuz kavramlardan ikisi "katılımcı demokrasi" ve "yerel yönetimlerin güçlendirilmesi" oldu. Siyasetçiler de, akademisyenler de, sivil toplum kuruluşları da bu iki kavramı sıkça dile getiriyor. İlk bakışta kulağa son derece hoş geliyor. Karar alma süreçlerine vatandaşın daha fazla katılması, yerel yönetimlerin daha etkin hale gelmesi ve demokrasinin tabana yayılması elbette önemlidir.
Ancak gözden kaçırılan çok temel bir gerçek var.
Bir yönetime ne kadar yetki verirseniz verin, o yetkiyi kullanacak kadrolar liyakat sahibi değilse, katılımcı demokrasi de güçlü yerel yönetimler de yalnızca güzel bir slogandan ibaret kalır.
Asıl mesele; kimin yönettiğinden önce, nasıl yönettiğidir.
Bugün birçok kurumda ve belediyede şu sorunun sorulması gerekirken:
"Bu görevi en iyi kim yapabilir?"
Ne yazık ki çoğu zaman şu sorular öne çıkıyor:
"Bizden mi?", "Bize yakın mı?", "Seçimde destek verdi mi?", "Hemşerimiz mi?"
İşte çürüme tam da burada başlıyor.
Liyakat; bir göreve en bilgili, en ehil, en dürüst ve en donanımlı kişinin getirilmesidir. Başka bir ifadeyle liyakat, kutsal emanet anlayışının kamu yönetimindeki karşılığıdır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, "Emanetleri ehline veriniz." emri yalnızca bireysel hayatı değil, devlet yönetimini de ilgilendiren evrensel bir ilkedir.
Hz. Muhammed (sav) ise bu ilkenin önemini şu veciz ifadeyle ortaya koymuştur:
"İş ehil olmayana verildiğinde kıyameti bekle."
Bu söz yalnızca ahireti değil, toplumların dünyadaki çöküşünü de anlatmaktadır.
Peygamber Efendimiz devlet görevlilerini belirlerken kabile bağını, akrabalığı ya da siyasi yakınlığı değil; hesap bilen, dürüst, güvenilir ve insan ilişkileri güçlü kişileri tercih etmiştir. Çünkü yönetim makamı bir imtiyaz değil, ağır bir emanettir. Emaneti taşıyan kişi sadece hesap soran değil, gerektiğinde hesap veren olmalıdır.
Bugün ise birçok yerel yönetimde bunun tam tersini görüyoruz.
Liyakat yerine sadakat, ehliyet yerine yakınlık, bilgi yerine aidiyet tercih edildiğinde şehirler kaybetmeye başlıyor.
İmar planları sağlıklı işlemiyor.
İhaleler tartışma konusu oluyor.
Kaynaklar verimli kullanılmıyor.
Kriz anlarında koordinasyon sağlanamıyor.
Vatandaş hizmet beklerken bürokrasi kendi içinde kilitleniyor.
Sonuçta toplum büyük felaketleri beklemiyor belki ama her gün küçük kıyametler yaşıyor.
Bir başka sorun ise vizyon eksikliğidir.
Defalarca aynı yolu kazan, sonra yeniden asfaltlayıp bunu hizmet diye sunan bir yönetim anlayışı geleceği inşa edemez.
Çünkü yol yapmakla yol açmak aynı şey değildir.
Yol yapmak asfalt dökmektir.
Yol açmak ise bir şehrin geleceğini planlamak, ekonomisini büyütmek, eğitimini geliştirmek, kültürünü yaşatmak ve insanların umutla yaşayabileceği bir şehir inşa etmektir.
Birincisi günü kurtarır.
İkincisi ise gelecek nesilleri kazanır.
Gerçek yönetici, bulunduğu makamın büyüklüğünden güç alan değil; bulunduğu makama değer katandır. Koltuk insanı büyütmez. İnsan, vizyonu, üretimi ve adaletiyle makamı büyütür.
Liyakatin olmadığı yerde emek yeşermez.
Emeğin olmadığı yerde eser ortaya çıkmaz.
Eserin olmadığı yerde ise geriye yalnızca gürültü kalır.
Bir süre algıyla, reklamla ve makyajlanmış projelerle gerçekler örtülebilir. Ancak makyaj akar, algı dağılır, geriye yapılan işlerin kalitesi kalır.
Şehirlerin de insanlar gibi bir ruhu vardır.
O ruh; adaletle, ehliyetle, estetikle, ortak akılla ve üretimle beslenir.
Ruhunu kaybeden şehirlerde insanlar yalnızca yaşamaya çalışır; aidiyet hissedemez, umut kuramaz ve geleceğe güvenle bakamaz.
Katılımcı demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir.
Yerel yönetimler yalnızca asfalt dökmek, kaldırım yapmak ya da park açmak da değildir.
Asıl mesele; ehil insanların ortak akılla yönettiği, hesap verebilen, şeffaf, üretken ve vizyon sahibi bir yönetim anlayışını hâkim kılabilmektir.
Siyasi kaygılarla oluşturulan liyakatten uzak kadrolar belki bugünü kurtarabilir.
Fakat liyakatten uzak her tercih, yarının kaybı demektir.
Unutulmamalıdır ki güçlü şehirler, güçlü binalarla değil; güçlü kurumlarla, güçlü kurumlar ise ancak liyakatli insanlarla inşa edilir.