Caddeler geniş, sokaklar ferah, kaldırımlar insan içindi. İki araç yan yana geçerken aynalar birbirine sürtmüyor, yayalar korkmadan kaldırımlarda yürüyebiliyordu

Dün gece rüyamda Adıyaman'ı gördüm…

Sanki 6 Şubat hiç yaşanmamıştı.

Ne enkaz vardı ne konteyner kentler… Ne yarım kalmış inşaatlar ne de her köşe başında yükselen beton yığınları…

Şehir dimdik ayaktaydı.

Caddeler geniş, sokaklar ferah, kaldırımlar insan içindi. İki araç yan yana geçerken aynalar birbirine sürtmüyor, yayalar korkmadan kaldırımlarda yürüyebiliyordu. Kimse "Yoldan çekil!" diye bağırmıyor, çünkü şehir insanı merkeze alan bir anlayışla planlanmıştı.

Yollar pürüzsüzdü.

Asfalt ayna gibiydi. Belediye bir caddeyi bitirmeden tekrar kazmıyor, yapılan iş yıllarca dayanıyordu.

Şehir tertemizdi.

Ne toz vardı ne çamur ne de gelişi güzel bırakılmış moloz yığınları…

Her mahallede yemyeşil parklar yükseliyordu. Çocuklar gönüllerince oynuyor, aileler huzur içinde vakit geçiriyordu. Parkların içinde motosiklet dolaşmıyor, yeşil alanlar hoyratça talan edilmiyordu.

Gençlerle karşılaştım.

"Adıyaman'da hiçbir şey yok." demiyorlardı.

Belediyenin düzenlediği bir kültür etkinliğinden çıkmışlar, ellerinde kitaplarla evlerine dönüyorlardı. Şehrin sanatla, edebiyatla ve kültürle nefes aldığını görmek insanın içini ısıtıyordu.

Esnafın yüzü gülüyordu.

Hocaömer Mahallesi'nden geçerken lokantacı Mahmut Usta'ya, berber Mustafa Abi'ye sordum:

"İşler nasıl?"

İç çekmeden, mahcup olmadan, gerçekten inanarak sadece şu cevabı verdiler:

"Allah'a şükür."

İşte o "şükür" kelimesi bile şehrin yeniden ayağa kalktığının en güzel göstergesiydi.

Kadınlar hayatın tam merkezindeydi.

Sadece evlerinde değil; iş dünyasında, belediye meclisinde, kültür merkezlerinde, üniversitelerde, girişimcilikte…

Adıyamanlı bir kadın girişimciyi dinledim.

Kimse önünü kesmemişti.

Tam tersine, yolu açılmış, desteklenmiş ve başarı hikâyesi yazmıştı.

Sonra Nemrut'a çıktım…

Perre Antik Kenti'ni gezdim.

Meğer dünyayı ayağımıza getirmişiz.

Nemrut'a artık başka illerden değil, Adıyaman'ın yetiştirdiği profesyonel rehberler turist çıkarıyordu.

Perre üzerine üniversiteler tez yarışmaları düzenliyor, dünyanın dört bir yanından bilim insanları araştırma yapmak için Adıyaman'a geliyordu.

Bir turistin şu sözü hâlâ kulağımda:

"Burası Kapadokya'dan bile daha etkileyici."

Atatürk Barajı kıyısına indim.

Oteller…

Restoranlar…

Yürüyüş yolları…

Tekne turları…

Kafeler…

İnsanlar gün batımını izleyerek çaylarını yudumluyor, şehrin en büyük zenginliklerinden biri nihayet hak ettiği değeri görüyordu.

Sonra tarımı gezdim.

Adıyaman tütünü dünya markası olmuştu.

Üstelik artık kota yoktu.

Besni üzümü, Gerger cevizi, Tut pekmezi, Kahta narı, badem…

Hepsi uluslararası pazarlarda marka hâline gelmişti.

Çiftçi üretiyor, kazanıyor, çocuklarını umutla geleceğe hazırlıyordu.

En çok da gazetecilere sevindim.

Adıyaman'ın derdini dert edinen gazetecilerin sayısı çoğalmıştı.

Kimse makamdan, ihale kaygısından ya da birilerinin kızacağından korkmuyordu.

Çünkü güçlerini koltuklardan değil, okuyucularından alıyorlardı.

Sorunu yerinde görüyor, çekinmeden yazıyor, gerektiğinde en sert eleştiriyi yapabiliyorlardı.

Kamuda da başka bir anlayış hâkimdi.

Particilik bitmişti.

Liyakat kazanmıştı.

Sınavı kazanan mülakatta elenmiyor, memur vatandaşa rozetine göre değil, insan olduğuna göre davranıyordu.

Tam o sırada içimden,

"Demek ki sonunda başarmışız…" diye geçirdim.

Gözlerim doldu.

Tam o anda eşim beni dürttü.

"Suat… Kalk bakalım… Sular yine kesik mi?"

Bir anda uyandım.

Pencereden dışarı baktım.

Aynı dar sokak…

Aynı yamalı yollar…

Aynı toz…

Aynı düzensizlik…

Aynı sahipsizlik edebiyatı…

O an anladım ki gördüğüm şey bir rüya değilmiş.

Düpedüz bilim kurguymuş.

İnsan en çok da buna üzülüyor.

Çünkü bu şehir, bütün bu güzellikleri hak ediyor.

Nemrut'u, Perre'si, Atatürk Barajı, tütünü, üzümü, narı, bademi, cevizi ve her şeyden önemlisi çalışkan, dürüst insanlarıyla Türkiye'nin parlayan yıldızı olabilecek potansiyele sahip.

Ama potansiyel tek başına yetmiyor.

Vizyon gerekiyor.

Cesaret gerekiyor.

Üretmek gerekiyor.

Birlik olmak gerekiyor.

"İdare edelim, böyle gelmiş böyle gider." anlayışından vazgeçmek gerekiyor.

Aksi hâlde biz daha çok böyle rüyalar görürüz.

Ve her sabah aynı gerçekle uyanırız.

Ben hâlâ inanıyorum…

Bir gün bu yazıyı rüya olarak değil, gerçekleşmiş bir başarı hikâyesi olarak yazacağımız günler de gelecek.

Yeter ki Adıyaman, kendisine yakışan geleceği inşa etmeye karar versin.