hâlâ her evde bir ağıt, her ocakta bir sızı var. Öyle bir haldeyiz ki acı, ortak paydamız olmuş. Kimse kimsenin hâlini soramıyor; sormamasını da dert etmiyor. Çünkü herkes kendi yangınıyla meşgul.

BİZİM ŞEHRİMİZ KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞACAK

Adıyaman, 6 Şubat'ta sadece sallanmadı; her anlamda bağrından vuruldu. Aradan geçen zamana rağmen hâlâ her evde bir ağıt, her ocakta bir sızı var. Öyle bir haldeyiz ki acı, ortak paydamız olmuş. Kimse kimsenin hâlini soramıyor; sormamasını da dert etmiyor. Çünkü herkes kendi yangınıyla meşgul.

Göz göze geliyoruz, ama konuşamıyoruz. Söylenecek sözler boğazımızda düğümleniyor, gözlerimiz ise sessizce doluyor. Bunca kederin, acının, tozun, toprağın ve dumanın içinde yolları birbirine karışmış bir kentte yaşıyoruz. Adeta üzerimize ölü toprağı serpilmiş gibi.

Peki, şehri bütünüyle sarmış bu hâli, bir zamanlar "huzur şehri" olarak anılan Adıyaman'a yakıştırabilen var mı?

Oysa burası nasıl bir şehirdi… Türkülerimizde anlatıldığı gibi; "Güzelliği dile destan, her tarafın bağ bostan..." diye övülen güzelim Adıyaman...

Nemrut'ta güneşin selamladığı, Cendere'de tarihin köprü kurduğu, Fırat'ın bereket taşıdığı, Besni üzümünün dalında bal olduğu; Tut'un, Sincik'in, Gerger'in, Samsat'ın birbirinden kıymetli değerleriyle öne çıkan kadim bir memleket...

Şimdi soruyorum: Bu güzellikleri sahipsizliğe, belirsizliğe ve umutsuzluğa mı teslim edeceğiz?

Atalarımız ne güzel söylemiş: "Bağa bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun." Bakılmayan bağı diken sarar, sahip çıkılmayan bostanı başkaları alır. İşte bu yüzden Adıyaman'ı kendi kaderine terk etmek, bu topraklara yapılabilecek en büyük vefasızlıktır.

Devletimizin deprem sonrası konut üretme gayreti, o ölü toprağının üzerinde yeşeren ilk umut filizi oldu. Allah razı olsun; yapılan her çalışma, elimizden tutan her hizmet yüreğimize umut ekti.

Ancak bilmeliyiz ki bu umut ancak güçlü bir Adıyamanlılık bilinciyle büyüyebilir.

Çünkü imar başka, ihya başkadır.

İmar; beton, duvar ve çatı yapmaktır.

İhya ise ruhu, vicdanı, kültürü ve insanı ayağa kaldırmaktır.

Ruhunu kaybetmiş bir şehrin bedeninin ayakta olması tek başına ne ifade eder?

Atalarımızın dediği gibi, "Aslan yattığı yerden belli olur." Sokağı çamurlu, çarşısı küskün, insanı umutsuz bir şehrin binaları yeni olsa neye yarar?

İşte bu nedenle imar ile ihya birbirinden ayrı düşünülemez.

Üstelik bu görev sadece devletin, belediyenin, bir siyasi partinin ya da birkaç yöneticinin sorumluluğu değildir. Bu şehirde yaşayan her Adıyamanlının ortak görevi, hatta namus borcudur.

Ne yazık ki bugün bu ortak ruhu ve seferberliği yeterince göremiyoruz.

Bu enkaz yalnızca beton yığınlarından ibaret değildir; aynı zamanda bir zihniyet enkazıdır.

Bu zihniyeti değiştirecek iki temel ilke vardır: "Ben" değil "Biz" anlayışı ve liyakat.

"Ben" diyen bencilleşir, "Biz" diyen birleşir.

Küçük olsun benim olsun anlayışı, yıllardır bu şehri küçülttü. Oysa ortak akıl ve ortak hedef etrafında birleşen toplumlar şehirlerini büyütür.

"Nerede birlik, orada dirlik" ve "Bir elin nesi var, iki elin sesi var."

Ayrı ayrı durdukça rüzgârın savurduğu yapraklar gibiyiz. Bir araya geldiğimizde ise kolay kolay dağıtılamayacak güçlü bir demet oluruz.

Elbette liyakat olmadan "Biz" anlayışı da eksik kalır.

"İş bilenin, kılıç kuşananın" ve "Emaneti ehline veriniz" düsturu hayata geçirilmeden bu şehir gerçek anlamda ayağa kalkamaz.

Eş, dost, akraba ya da parti rozetiyle makam dağıtmak; enkazın üzerine yeni enkazlar eklemekten başka bir anlam taşımaz.

Maalesef bugün yaşananların önemli bir kısmı da budur.

"Balık baştan kokar."

Yönetim liyakatli olursa sistem de zamanla düzelir.

Partizanlığın yaralı Adıyaman'a çakabileceği tek bir çivi bile yoktur.

Bu şehrin geleceğinde esas alınması gereken tek ölçü liyakat olmalıdır.

Taşın altına sadece elini değil, yüreğini koyan; bu şehre bir çivi çakmanın derdini taşıyan herkesin ortak hedefi yaşanabilir bir Adıyaman olmalıdır.

Ve tarihin vicdanına bir not daha düşelim...

Depremin acısını siyasi ranta dönüştürmeye çalışanları, gözyaşlarımız kurumadan bu büyük felaketten makam ve mevki devşirenleri de unutmayacağız.

"Yangından mal kaçırır gibi" milletin acısından çıkar sağlayanlar bilsin ki;

"Mahkeme kadıya mülk değildir."

Ve unutulmasın ki;

"Zulüm ile abad olunmaz."

Milletin ahı üzerine ikbal inşa edenlerin ikbali uzun sürmez.

Adıyaman'ın vicdanı her şeyi kaydetmiştir.

Bu şehir kendisine bir çivi çakanı da, sırtından geçineni de, paslı hançeri böğrüne saplayanı da günü geldiğinde unutmayacaktır.

Çünkü bizim çocuklarımıza karşı da sorumluluğumuz var.

Yarın evlatlarımız bize dönüp, "O büyük yıkımdan sonra siz ne yaptınız?" diye soracaklar.

Onlara yorgun, küskün ve umutsuz bir şehir mi bırakacağız?

Yoksa yeniden ayağa kalkmış, umutlarını tazelemiş, birlik ruhunu yeniden yakalamış bir Adıyaman mı emanet edeceğiz?

Tercih bizimdir.

Gelin; sataşmayı değil kucaklaşmayı, ayrışmayı değil dayanışmayı seçelim.

Adıyaman adına yapılan her güzel işe destek olalım, teşvik edelim, umut olalım.

Çünkü kimsenin şüphesi olmasın...

Bu kadim şehir, nice badireleri nasıl aştıysa, bu büyük felaketi de aşacaktır.

Ve inanıyorum ki, Adıyaman mutlaka küllerinden yeniden doğacaktır.

Saygı ve muhabbetle...