İnsanoğlunun ortak hayat kurmaya başladığı günden beri değişmeyen bir meselesi var: Güç kimin elinde olacak ve insanlar bu güce neden itaat edecek?

Cumartesi yazıları...

NEYE ŞAŞIRIYORSUNUZ?
“YANAŞMA DÜZENİ KARTONDAN KALE DEĞİLDİR”

İnsanoğlunun ortak hayat kurmaya başladığı günden beri değişmeyen bir meselesi var:
Güç kimin elinde olacak ve insanlar bu güce neden itaat edecek?

Belki de ilk kurumsal siyasal yapı olan kabilede, gücü temsil eden şef ile itaati kolaylaştıran büyücünün ittifakı, tarihin ilk statükolarından biriydi.

Daha sonra bu düzen karmaşıklaştı.
Hz. Musa kıssasında Firavun’un zorlayıcı gücü, Karun’un serveti, Bel’am’ın kutsalı ve Haman’ın bütün bunlara meşruiyet kazandırma çabası, farklı güç unsurlarının nasıl bir sistem içinde birleşebileceğini anlatan güçlü bir sembolik tablo ortaya koyar.

İnsanlık binlerce yıl sonra İbn Haldun’dan Hobbes’a, Locke’tan Rousseau’ya, Montesquieu’den Marx’a, Althusser’den Gramsci’ye kadar devlet, iktidar, sınıf, ideoloji ve meşruiyet üzerine teoriler geliştirdi.

Fakat aslında tartışılan temel mesele hiç değişmedi:
Güç nasıl korunur ve nasıl meşrulaştırılır?

Benim Türkiye siyasetine ilişkin okumalarımda bu soruya verdiğim isim ise:
Yanaşma Düzeni.
İşte bu sebeple yıllardır özellikle şu cümleyi kullanıyorum:
“Yanaşma Düzeni kartondan kale değildir.”

Çünkü statükoyu yalnızca iktidarın tepesindeki kişilerden veya bir siyasi partiden ibaret görmek, meselenin asıl büyüklüğünü kaçırmaktır.
Gerçek statükolar kişilerden daha uzun ömürlüdür.

Onları ayakta tutan; çıkar ilişkileri, ekonomik bağımlılıklar, kariyer ağları, bürokratik bağlantılar, bilgi üstünlüğü, korkular, beklentiler ve meşruiyet üretme kapasitesidir.

Dolayısıyla kişiler değişebilir.
Partiler değişebilir.
Hatta iktidarlar değişebilir.
Fakat düzen, kendisini yeniden üretecek mekanizmaları koruyorsa statüko yaşamaya devam eder.

Bu noktada artık çağımızın çok önemli bir dönüşümünü de hesaba katmak zorundayız: Dijitalleşme.

Geçmişte bir insanın hayatını izlemek, arşivlemek ve hakkında bilgi toplamak ciddi bir zaman ve emek gerektiriyordu.
Bugün ise insan hayatının önemli bölümü zaten veri üretiyor.

Eğitim hayatımız…
Üniversiteye giriş dahil, bütün sınavlarımız…
Kariyer yolculuğumuz…
Şirket ilişkilerimiz…
Finansal hareketlerimiz…
Mal varlığımız…
Sosyal medya paylaşımlarımız…
Kamu kurumlarında yaptığımız işlemler…
Seyahatlerimiz…
Ailemiz, akrabalarımız...
Siyasi faaliyetlerimiz…

Bütün bunlar, gerektiğinde geriye dönük olarak taranabilecek büyük bir dijital hafızanın parçalarıdır.
Teknoloji elbette tek başına tehdit değildir.
Asıl mesele, teknolojinin hangi hukuk ve siyaset kültürü içinde kullanıldığıdır.

Hukukun üstün olduğu bir düzende bilgi, kamu yararını ve bireyin haklarını korumak için kullanılır.
Hukukun araçsallaştırıldığı yanaşma düzeninde ise aynı bilgi, kişiye karşı kullanılabilecek acımasız bir güç haline gelebilir.

İşte burada benim “radara girmek” dediğim mesele ortaya çıkıyor.
Radara girmek, mutlaka suçlu olmak değildir.
Bazen yalnızca sistem açısından dikkat edilmesi gereken bir aktör haline gelmek anlamına gelir.

Radara girmek; bir insanın hayatındaki binlerce ayrıntı arasından uygun zamanda uygun parçaların seçilerek onun üzerinde hukuki, ekonomik veya itibari baskı kurulabilmesi, modern statükonun gücünü anlamak açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir olgudur.
Bu olgunun dramatik tarafı ise; seçenek olduğunu düşünenlerin bilerek veya zaafları sebebiyle bu kirli radara düşmeleridir.

Peki neden bazı insanlar siyaset sahnesine büyük iddialarla ortaya çıkar, fakat zaman içinde gerçek bir alternatif olma kapasitesini kaybederler?

İşte burada “Düşünmeyi Öğrenmek” zorundayız.
Çünkü muhakeme, yalnızca gördüğümüz olayı yorumlamak değildir.
Görünen olay ile görünmeyen mekanizma arasındaki ilişkiyi kurabilmektir.
Bir siyasi aktörün bugün ne söylediğine bakmak kolaydır.
Daha zor olan, onun hangi tarihsel, ekonomik, bürokratik ve toplumsal ilişkiler içinden geldiğini anlamaktır.

Bugünkü tercihlerine bakmak kolaydır.
Daha zor olan, dünkü bağımlılıklarının bugünkü hareket alanını nasıl etkileyebileceğini sorgulamaktır.
İşte siyasal muhakeme tam burada başlar.

Bu nedenle Türkiye'de zaman zaman yaşanan bazı gelişmeler karşısında toplumun geniş kesimlerinin duyduğu şaşkınlığı anlaşılır buluyorum.

“Nasıl olur?”
“Bunu nasıl yaptı?”
“Niçin böyle davrandı?”
“Alternatif olması gereken aktör neden böyle bir pozisyon aldı?”

Belki de bu soruların yerine daha temel bir soru sormalıyız:
“Bu aktör hangi sistemin içinde yetişti ve o sistemle hangi özensiz ilişki ve bağlar kurdu?”

Çünkü siyaset yalnızca bugünkü iradelerden oluşmaz.
İnsanların geçmişleri vardır.
Geçmişlerinin oluşturduğu ilişkiler vardır.
İlişkilerin oluşturduğu bağımlılıklar vardır.
Bu bağımlılıkların oluşturduğu görünmez sınırlar vardır.

İşte “Yanaşma Düzeni” dediğim şey biraz da bu görünmez sınırların toplamıdır.
Burada çok önemli bir yanlış anlaşılmayı önlemek gerekir.
Bu söylediklerim, belirli kişiler hakkında “gizli anlaşmalar” bulunduğunu iddia eden bir komplo teorisi değildir.

Aksine, benim anlatmaya çalıştığım şey çok daha sıradan ve bu nedenle çok daha önemlidir:
İnsan davranışını çoğu zaman yalnızca niyetler değil, içinde bulunduğu kurumlar ve bağımlılık ilişkilerinin toplamı belirler.

Bir insan kötü niyetli olmadığı halde sistemin sınırlarını aşamayabilir.
Bir siyasi aktör gerçekten değişim istese bile, geçmişten taşıdığı ilişkiler nedeniyle hareket alanı daralabilir.

Bir kurum iyi niyetli insanlardan oluşsa bile, kötü tasarlanmış siyasi projeler nedeniyle aynı statükoyu yeniden üretebilir.
Demek ki mesele yalnızca “iyi insanlar” veya “kötü insanlar” meselesi değildir.

Asıl mesele iyi veya kötü insanların nasıl davranacağını belirleyen yapıların entelektüel ve kurumsal mimarisidir.
İşte gerçek reform burada başlar.
O halde Türkiye'nin ihtiyacı yalnızca iktidar değiştirmek değildir.

İhtiyaç duyduğumuz şey, iktidarın kendisini yeniden üretme biçimini değiştirecek bireysel ve kurumsal kapasiteyi üretmektir.

Yanaşma düzeninin yerine liyakati,
kişisel bağımlılığın yerine kurumsal güvenceyi, korkunun yerine hukuku, sadakatin yerine ehliyeti, kapalı devre kirli ilişkilerin yerine şeffaflığı, algı yönetiminin yerine gerçeği ve kişilere bağlı devlet anlayışının yerine hukuk devletini koyabilmektir.

Çünkü gerçek demokrasi, yalnızca sandıkta iktidarın değişebilmesi değildir.
İktidara gelenlerin de değiştiremeyeceği kuralların bulunmasıdır.

Bu yüzden artık Türkiye'de olup biten bazı olaylar karşısında yalnızca şaşırmamalıyız.
Şaşkınlık, düşünmenin başlangıcı olabilir.
Ama düşünmenin kendisi değildir.
Muhakeme etmeliyiz.
Görüneni değil, görünmeyeni de sorgulamalıyız.
Kişileri değil, mekanizmaları incelemeliyiz.
Sonuçlara değil, sonuçları üreten nedenler zincirine bakmalıyız.

Çünkü “Düşünmeyi Öğrenmek” biraz da budur.
Belki de bugün Türkiye'nin en büyük ihtiyacı yeni bir kahraman, yeni bir kurtarıcı veya yeni bir siyasi yanaşma grubu bulmak değildir.

Asıl ihtiyaç; kim gelirse gelsin yanaşmak zorunda kalmayacağı bir devlet düzeni kurmaktır.

Çünkü tekrar edelim:
Yanaşma Düzeni kartondan kale değildir.
Kartondan kale olsaydı, bir seçimde yıkılırdı.
Oysa gerçek statükolar seçimlerden daha uzun ömürlüdür.
Onları yıkmanın yolu yalnızca iktidarı değiştirmek değil;
iktidarın yeniden üretildiği mekanizmayı ve süreçleri değiştirmektir.

İşte Türkiye'nin gerçek demokratik dönüşümü, tam da bu noktadan başlayacaktır.
ŞAŞIRMA, DÜŞÜN...

Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü