Mahallede yalnızca bir evde televizyon vardı. O da doğru dürüst çalışmazdı. Elektrik sık sık kesildiği için televizyonu balkona koydukları büyük bir aküye bağlarlardı.
Siyah-Beyaz Televizyon
Alitaşı’ndaki evimiz, tarlaların ortasında, çalılıklarla ve dikenliklerle çevrili bir yerdi. Şebeke suyumuz yoktu. Dedem iki işçiyle kuyu vurdurmuş, üç metrede bolca su bulmuştu. Üzerine bir tulumba yerleştirmişti; suyumuzu oradan çekerdik. Avlunun en dip köşesine açtığı çukura da tuvaleti bağlamıştık. Tuvalet, evin yanı başındaydı.
Evimizin hemen önünden toprak bir yol geçerdi. Yolun karşısında, yaklaşık yarım metre derinliğinde bir su arkı vardı. Su, tarlaları sulardı. Yazın domates, biber, patlıcan; kışın lahana gibi sebzeler bu suyla büyürdü. Tarlaların köşesini semizotu kaplamıştı. Toprağın her parçası, sanki yeşil bir halıyla örtülüydü. Danaburunları yola çıkmamızı engeller, solucanlar toprağın içinde kıvrılarak bizi ürkütürdü.
Elektrik de düzenli değildi. Sık sık kesilir, çoğu zaman karanlıkta kalırdık. Bu yüzden her evde bir gaz lambası bulunurdu.
En yakın komşumuz iki yüz metre uzaktaydı.
O kadar yalnızdık ki akşam yemeklerini güneş batmadan önce yemeye alışmıştık. Akşam ezanı okunur okunmaz sofraya oturur, kalan son ışıkta yemeğimizi yer, karanlık çökerken de yatağa girerdik.
Mahallede yalnızca bir evde televizyon vardı. O da doğru dürüst çalışmazdı. Elektrik sık sık kesildiği için televizyonu balkona koydukları büyük bir aküye bağlarlardı. Şehre elektrik, mazotla çalışan bir jeneratörden geliyordu. Jeneratör ya arızalanır ya da mazotu biterdi.
Gaz lambalarına gazyağı almak da neredeyse günlük bir işti. Sabahın erken saatlerinde benzinliğin önünde kuyruğa girer, bazen saatlerce beklerdim. Sıram geldiğinde gazyağı bitmiş de olabilirdi. Birkaç litre gazyağı için kilometrelerce yol yürüdüğüm, sonra da saatlerce beklediğim olurdu.
Televizyonu olan arkadaşım bir gün beni evlerine davet etti.
“Akşam Türk filmi var, gel seyredelim,” dedi.
Evde sinema...
Düşünsene!
Sinema deyince gözümün önüne hemen havasız bir salon gelirdi. Oturduğun koltuğa illa bir şeyler yapışır, karanlıkta yerini bulana kadar tökezler, çoğu zaman filmin ancak son sahnesine yetişebilirdin.
Ama şimdi sinema evdeydi.
Son lokmamı ağzıma atıp kapıya dayandım.
Heyecandan yüreğim ağzımda atıyordu.
Kapıyı, uzun örgülü saçları omuzlarına dökülmüş, üzerinde çiçek desenli bir ev elbisesi bulunan ablası açtı. Bir adım geriye çekildi. Ben de çekinerek ama gülümseyerek içeri girdim.
Burnuma sabunlu çamaşır kokusuna karışmış bir temizlik kokusu geldi.
Her şey düzenliydi.
Her şey derli topluydu.
Gözüm hemen salona kaydı.
Sol köşede tel bir kafes vardı. İçinde sarı, yeşil, mavi tüylü kuşlar cıvıldaşıyordu.
Cik cik cik...
Birbirlerine kur yapıyorlardı sanki. Ara sıra kanat çırpıyor, kafesi titretiyorlardı. Kanat sesleri yumuşak, kadife gibi bir çırpınışa dönüşüyordu.
Kafesin yanındaki masada büyükçe bir kavanoz vardı. İçinde minicik balıklar yüzüyordu. Renk renk, kıpır kıpır...
Bir baştan bir başa durmadan gidip geliyorlardı. Sanki camın öte yanında başka bir dünyanın olduğunu biliyor, çıkmak için bir açıklık arıyorlardı.
Bir süre balıkları izledim.
Hem güzellerdi hem de içimi burkuyorlardı.
Sonra gözüm koltuklara takıldı.
Kocaman, kadife kumaştan yeşil koltuklar... Kolçakları ahşaptı. Ayakları yere sağlam basıyordu.
Bir süreliğine bile olsa o koltuklardan birine oturmayı düşlemek heyecan vericiydi.
Bizim evde koltuk yoktu.
Tahtadan yapılmış divanlarımız vardı. Üzerlerine anneannemin ördüğü kırlentleri koyar, otururduk.
Sertti.
Ama bizimdi.
Evde iki masa vardı; biri mutfakta, biri salonda. Sandalyeleri birbirine benziyordu. Üzerlerinde dantel örtüler seriliydi. Masanın üzerinde cam bir sürahi, yanında birkaç zarif cam bardak duruyordu.
Radyoları da vardı.
Tahta kasalı, düğmeleri dönerli bir radyo...
Bizim radyomuz yoktu. Cam sürahimiz yoktu. Bardaklarımız da plastikti. Sarı, mavi, yeşil...
Annem onlara “melanit” derdi.
Öyle hafiftiler ki su koyunca bile devrilmeye meyilliydiler.
Çay bardaklarımız camdı ama.
Onlara gözümüz gibi bakardık.
Hele bir de annemin bayramlarda çıkardığı şekerliği vardı.
Kapağını hafifçe çevirince “çın” diye bir ses çıkarırdı. İçine en fazla üç dört çeşit şeker koyardık. Şekerler renkli camlardan yapılmış gibi görünürdü.
Annem ona bir mücevher gibi davranırdı.
Tozlanmasın diye iki bezle siler, vitrine koyardı. Şekerler bitse bile kaldırmazdı. Süs gibi dursun isterdi.
Televizyon kapalıydı.
Salonda garip bir sessizlik vardı. Yalnızca duvar saatinin “tak-tik” sesi duyuluyordu.
Ne kadar zaman geçtiğini, saatin kaç olduğunu bilmiyordum.
Derken duvar saatinden tok bir “gonk” sesi geldi.
Sanki evdeki herkes bu sesi bekliyormuş gibi televizyonu açtılar.
Ekranda önce dalgalanan bir Türk bayrağı belirdi.
Ardından marş başladı.
İçimden söyledim marşı.
Göğsümde ince bir gurur, tuhaf bir heyecan vardı.
Marş bitti.
Görüntü karardı.
Sonra kel kafalı bir adam belirdi. Kravatı yamuktu. Haberleri okumaya başladı. Yüzü ciddiydi. Sanki her şeyi ezberden okuyordu.
Kapıyı açan abla karşı koltuğa oturdu. Yanında bir sepet vardı. İçinden tığ işi çıkardı ve örmeye başladı.
Parmakları hızla hareket ediyor, tığı sanki dans ettiriyordu.
Televizyona ara sıra göz ucuyla bakıyor, asıl dikkatini ipliğe veriyordu.
Bir süre sonra örgüye sinirlendi galiba. İp dolanmış olmalıydı. Elini birden geri çekip sinirle:
“Nırç, nırç...” diye bir ses çıkardı.
Sanki örgüyü cezalandırıyordu.
Sonra başını kaldırmadan kardeşine:
“Az kıs şunun sesini,” dedi.
Sesi normaldi ama içinde hafif bir sitem vardı. Ara sıra dudağını da ısırıyordu. Sanki örgüde bir hata olmuş, kendi kendine kızıyordu.
Biraz sonra anneleri geldi.
Üzerinde desenli, kısa kollu bir ev elbisesi vardı. Elinde bir yumak ip vardı. Kucağına alıp örmeye başladı.
Ellerindeki damarlar belirgindi. İplik ince parmaklarının arasında kayıp gidiyordu.
Bir yandan da ay çekirdeği çitliyordu.
Çıt, çıt...
Çekirdek sesleri örgünün sesine karışıyordu. Tığın, ipin ve çekirdeklerin sesiyle televizyondaki sunucunun tekdüze sesi, garip bir armoni gibi odayı dolduruyordu.
Benim düşüncelerim ise ekranın içindeydi.
Hangi film oynayacaktı acaba?
Kartal Tibet mi?
Cüneyt Arkın mı?
Belki Türkan Şoray...
Kim bilir?
Heyecandan yerimde duramıyordum.
Yavaş yavaş uykum bastırıyordu. Göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Arada bir istemsizce kapanıyor, birkaç saniye sonra toparlanıp yeniden açılıyordu.
Yanımda yumuşacık, upuzun bir minder olsa da kıvrılıp uyuyuversem diye geçiriyordum içimden.
Ama olmazdı.
Daha film başlamamıştı.
Bekliyordum.
Hem de nasıl bir bekleyiş...
Önce reklamlar girdi araya.
Sonra kısa bir çizgi film...
Bir kurt tavşanı kovalıyor, her seferinde yakalayamayıp pat diye bir duvara tosluyordu.
Ardından haber bülteni...
Askerî törenler, baraj açılışları, biraz da meclis konuşmaları.
Ciddiyetin içinde geçen sıkıcı dakikalar.
Sonra “Yurttan Sesler Korosu” başladı. Kadınlar ve erkekler sırayla türkü söylüyor, ekranın altında “TRT Ankara Radyosu” yazısı geçiyordu.
Her türküde televizyonun sesi biraz daha kısılıyor, salondaki sessizlik biraz daha derinleşiyordu.
Ve reklamlar...
Bitmek bilmiyordu.
Halı firmaları “Yüzde yüz yün!” diye bağırıyor, bir kolonya markası aile sofrasında başrolü oynuyor, sabun köpüklerinin arasında bebekler gülümsüyordu.
Aynı reklamları o kadar çok izlemiştim ki bazı sözlerini ekrandaki sesle aynı anda mırıldanıyordum.
Sessizce...
Ninni gibi...
Saat on olmuştu.
Anneleri çoktan yatmıştı. Ablası da biraz önce esneyerek odasına gitmişti.
Salonda yalnızca ben ve arkadaşım kalmıştık.
Dışarıdan cırcır böceklerinin sesleri geliyordu. Pencerenin önündeki tül perde, vantilatörün rüzgârıyla hafif hafif dalgalanıyordu.
Derken...
O an geldi.
Televizyondan tanıdık bir müzik yükseldi.
Ekran karardı.
Sonra siyah zeminde beyaz yazılar belirmeye başladı.
Film başlamıştı.
Arkadaşım koltuğa oturmamı işaret etti.
“Gel, burada daha rahat izlersin,” dedi.
Ama ben başımı iki elimin arasına almış, neredeyse ekranın içine girecekmiş gibi öne eğilmiş, televizyonun tam karşısındaki halıya çömelmiştim.
Bir adım geri gitsem görüntü küçülecekmiş gibi geliyordu.
Arkadaşım ışıkları kapattı, vantilatörü çalıştırdı.
Her dönüşünde yüzüme serin bir rüzgâr çarpıyor, saçlarımı hafifçe havalandırıyordu.
Bir an gözlerimi kapatıp o serinliğin tadını çıkardım.
Her şey, hatta uykum bile ikinci plana geçmişti.
Film başlamıştı ya...
Gerisi önemli değildi artık.
İlk sahnede oyuncuların isimleri tek tek çıkıyordu.
Kamera...
Ses...
Reji...
Işık...
Prodüksiyon...
O güne dek hiç bu kadar dikkatli bir şekilde yazıları okuduğumu hatırlamıyorum.
Harf harf izliyordum isimleri.
Ödevde böyle okusam öğretmen yıldızlı aferin verirdi.
Ama bu başkaydı.
Siyah beyaz ekranda beliren her harf, sanki kafamın içine kazınıyordu.
İçimde tarif edemediğim bir sevinç vardı.
Film başlamıştı.
Gerçekten başlamıştı.
O gece başka hiçbir şeyin önemi yoktu.