Ben de hayatın sıradan telaşları içinde yürüyen biriydim. Sabah kalkıyor, kendi ellerimle hayatıma dokunuyor, kendi ayaklarımla yolları arşınlıyordum.

KIRILMAYAN KANATLAR, EĞİLMEYEN BAŞLAR

İnsan bazen sahip olduklarının kıymetini, onları kaybetme ihtimaliyle yüzleşmeden anlayamıyor.

Bir zamanlar ben de hayatın sıradan telaşları içinde yürüyen insanlardan biriydim. Sabah kalkıyor, kendi ellerimle hayatıma dokunuyor, kendi ayaklarımla yolları arşınlıyordum. Koşabiliyor, yorulabiliyor, düşüp yeniden kalkabiliyordum.

Ve bütün bunların ne büyük bir nimet olduğunu belki de hiç düşünmüyordum.

Çünkü insan, sahip olduğu şeyleri çoğu zaman hayatın kendisine verdiği değişmez bir hak zannediyor.

Ta ki bir gün hayat kapınızı hiç beklemediğiniz bir yerden çalana kadar…

Benim hayatım da bir anda değişti.

Öyle bir an geldi ki dün sahip olduğum bedenle, ertesi gün sahip olduğum hayat arasında koca bir uçurum oluştu.

İki kolumu ve iki bacağımı kaybettim.

Bu cümleyi söylemek kolay.

Ama yaşamak…

İşte onu kelimelere sığdırmak mümkün değil.

Bir insan düşünün; dün kendi ayakları üzerinde yürürken bugün yürüyemiyor. Dün elleriyle sevdiklerine dokunurken bugün dokunamıyor. Bir bardak suyu kendi eliyle içmenin, kapıyı açmanın, yüzünü yıkamanın, bir dostunun elini sıkmanın ne büyük nimetler olduğunu işte o zaman anlıyor.

İlk günler zordu.

Hem de çok zor…

Sadece bedenimin parçalarını değil, eski hayatımın bir bölümünü de kaybetmiştim.

Geceler bazen gündüzlerden daha uzun geldi. İnsanların uyuduğu saatlerde insan kendi içine dönüyor. “Bundan sonra ne olacak?” diye soruyor.

“Ben bu hayatı nasıl yaşayacağım?”

“Yarın nasıl bir güne uyanacağım?”

Bazen cevabını bulamadığım sorularla sabahladım.

Ama bir sabah şunu fark ettim:

Ben hâlâ nefes alıyordum.

Kalbim hâlâ atıyordu.

Sevdiklerim yanımdaydı.

Gökyüzü yine maviydi.

Güneş yine doğuyordu.

Ve Allah bana hâlâ yaşayacağım bir ömür bahşediyordu.

O gün kendime başka bir soru sordum:

“Kaybettiklerimin yasını tutarak mı yaşayacağım, yoksa elimde kalan hayatı yeniden mi kuracağım?”

Ben hayatı seçtim.

Çünkü zaman bana öğretti ki insanı ayakta tutan sadece ayakları değilmiş.

İnsanı hayata bağlayan sadece elleri değilmiş.

İnsanı asıl ayakta tutan; inancı, iradesi, sabrı, umudu ve yüreğiymiş.

Bugün iki kolum olmayabilir.

Ama sevdiklerimi kucaklayacak kadar büyük bir yüreğim var.

İki bacağım olmayabilir.

Ama hayallerimin gidebildiği hiçbir yere ulaşmaktan vazgeçmedim.

Belki eskisi gibi yürüyemiyorum ama hayat yolculuğum devam ediyor.

Belki ellerimle tutamıyorum ama hayata bütün ruhumla tutunuyorum.

İşte bunun için kendimi eksik görmüyorum.

Çünkü insanın eksikliği bedeninde değil, umudunu kaybettiği yerde başlıyor.

Bugün bana baktığınızda önce olmayan kollarımı, olmayan bacaklarımı görebilirsiniz.

Ben ise aynaya baktığımda başka bir şey görüyorum:

Hayatta kalmış bir insan görüyorum.

Acının içinden geçmiş ama acıya teslim olmamış bir insan…

Düşmüş ama yenilmemiş bir insan…

Hayat kendisinden çok şey almış olsa da hayata küsmemiş bir insan…

Fırtına geçti.

İzlerini bedenimde bıraktı.

Ama ruhumu götüremedi.

Umudumu alamadı.

İnancımı söküp atamadı.

Yaşama sevincimi öldüremedi.

Şimdi her sabah gözlerimi açtığımda hayattan daha fazlasını istemeden önce, bana verilen yeni gün için şükrediyorum.

Çünkü öğrendim ki mesele kaç adım yürüdüğümüz değil, hayattan kaç kere düşüp yeniden doğrulabildiğimizdir.

Ve bazen insanın kanatlarının kırılması, uçmasına engel değildir.

Yeter ki yüreği kırılmasın.

Yeter ki umudu tükenmesin.

Yeter ki başı eğilmesin.

Benim kollarım ve bacaklarım olmayabilir.

Ama kanatlarım hâlâ var.

Onlar görünmüyor belki…

Ama beni her sabah yeniden hayata kaldırıyorlar.

Ve bugün bütün yaşadıklarımdan sonra söyleyebileceğim tek bir cümle varsa, o da şudur:

Hayat benden dört uzvumu aldı; ama yaşama irademi alamadı.

Ben hâlâ buradayım.

Hâlâ gülümsüyorum.

Hâlâ umut ediyorum.

Ve nefes aldığım müddetçe, hayata dört elle değil belki ama bütün yüreğimle sarılmaya devam edeceğim.