Depremde karanlıkta yardım bekleyen insanlar, enkazın altından yükselen umut çığlıkları gelir. Ama o felaketin en büyük kahramanları sadece enkazda çalışanlar değildi.

KUMBARADAKİ VİCDAN

Deprem...

Bu kelimeyi duyduğumuz anda gözümüzün önüne yıkılan binalar, karanlıkta yardım bekleyen insanlar, enkazın altından yükselen umut çığlıkları gelir. Ama o felaketin en büyük kahramanları sadece enkazda çalışanlar değildi. Bu milletin her kesiminden insanlar da elindeki imkânı paylaşarak büyük bir dayanışma örneği gösterdi.

Kimi maaşını bağışladı.

Kimi altınını.

Kimi battaniyesini.

Kimi sıcak çorbasını...

Ve kimi de çocuk yaşında olmasına rağmen kumbarasını kırdı.

Belki aylarca bisiklet almak için para biriktirmişti.

Belki hayalini kurduğu oyuncağı alacaktı.

Ama vazgeçti.

Çünkü başka bir çocuğun yaşaması, kendi hayalinden daha önemliydi.

İşte o kumbaradan çıkan para sadece birkaç banknot değildi.

O para; merhametti.

Vicdandı.

İnsanlıktı.

Emanetti.

Tam da bu yüzden, yardım adı altında toplanan her kuruşun hesabı eksiksiz verilmelidir. Çünkü o paralar kimsenin şahsi malı değildir. O paraların gerçek sahibi, umutla yardım bekleyen insanlardır.

Bir toplumun güveni yıllar içinde oluşur; ama bir gecede yıkılabilir.

Bugün sosyal medyada, televizyonlarda ve kamuoyunda yardım paralarıyla ilgili çeşitli iddialar gündeme gelebiliyor. Bu iddialar doğruysa, sorumluların hukuk önünde hesap vermesi gerekir. Yanlışsa da, kamuoyunun şüphelerini giderecek en güçlü cevap şeffaflık ve denetlenebilirliktir.

Hiç kimse dokunulmaz değildir.

Hiç kimse, yaptığı iyiliklerle ömür boyu sorgulanamaz bir konuma gelemez.

Hiç kimse de yalnızca iddialar nedeniyle peşinen suçlu ilan edilmemelidir.

Demokratik bir hukuk devletinde ölçü bellidir: Delil konuşur, mahkemeler karar verir.

Ama toplumun da sorma hakkı vardır.

Toplanan yardım ne kadar?

Nereye harcandı?

Kim denetledi?

Hangi belgelerle kayıt altına alındı?

Bu soruların cevaplarını istemek kimseye düşmanlık değildir. Tam tersine, yardım kültürünü korumanın en temel şartıdır.

Çünkü güven kaybolursa, bir sonraki afette insanlar yardım etmekten çekinir. İşte asıl tehlike budur.

Bir çocuğun kumbarasını kırarken duyduğu heyecanı düşünün.

O çocuk, parasını verirken muhasebe raporu istemedi.

Makbuz peşinde koşmadı.

Denetim raporu okumadı.

Sadece inandı.

O küçücük yüreğin güveni, bu toplumun en değerli hazinesidir.

Bu yüzden yardım emanetine uzanan her yanlış el, yalnızca kasaya değil; vicdana, dayanışmaya ve geleceğe uzanmış olur.

Adaletin görevi, kim olursa olsun, varsa usulsüzlüğü ortaya çıkarmaktır.

Şeffaflığın görevi ise dürüst olanı da korumaktır.

Çünkü doğruların da, yanlışların da en büyük güvencesi gerçeğin ortaya çıkmasıdır.

Bugün herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:

Bir çocuğun kumbarasını emanet alacak kadar güven istiyorsak, o emanetin hesabını vermeye de hazır mıyız?

İşte mesele tam olarak budur.

Deprem sadece binaları yıkmadı.

Bize, güvenin ne kadar kıymetli olduğunu da öğretti.

O güveni korumak; kurumların, yöneticilerin ve toplumun ortak sorumluluğudur.

Çünkü emanet, en ağır yüktür.

Ve o yükün altında ezilen yalnızca bir kişi değil, bazen koskoca bir toplumun vicdanı olur.