Köklü problemlere kafa yorarken, kitlesel anafora kapılarak, adeta büyülenmiş gibi beynimizin limbik sistemine mahkum olmasını nasıl izah edebiliriz ki?
TEK GERÇEKLİK YANILSAMASI VE İNSAN AKLININ KONFORU...
İnsanlığın bilinen tarihinde defalarca karşılaştığımız problemlerin karmaşıklığı ortada iken; felsefi akımların, dini öğretilerin ve bütün bilim dallarının multi-disipliner bir yaklaşımla kesin sonuçlara varamadığı bir dünyada "tek yol, tek çözüm, tek çare, tek kurtarıcı" gibi önermelerde bulunmanın kafa konforunu yaşamak ister miydiniz?
İnsanoğlunun çok küçük bir bölümü varoluşsal sorular ve köklü problemlere kafa yorarken, çok büyük bir kısmının kitlesel anafora kapılarak, adeta büyülenmiş gibi beynimizin limbik sistemine mahkum olmasını nasıl izah edebiliriz ki?
İnsanlık tarihi, cevaplardan çok soruların tarihidir. Her çağ kendi hakikat iddiasını üretmiş; her nesil, kendinden öncekilerin kesin sandığı doğruların bir kısmını yeniden tartışmaya açmıştır. Buna rağmen insan zihni çoğu zaman karmaşık gerçeklerle yüzleşmek yerine, basit ve kesin cevapların cazibesine kapılmaya meyillidir. Çünkü belirsizlik insanı yorar, düşünmek emek ister, hakikati aramak ise çoğu zaman konfor alanının dışına çıkmayı gerektirir.
Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu sorunlara baktığımızda tablo oldukça nettir. Siyaset, ekonomi, kültür, teknoloji ve ahlâk gibi alanların iç içe geçtiği son derece karmaşık bir dünya düzeni içindeyiz. Felsefe yüzyıllardır insanın varoluşunu anlamaya çalışırken; dinler insanın anlam arayışına metafizik bir çerçeve sunmuş, bilim ise doğanın ve evrenin işleyişini çözmeye gayret etmiştir. Buna rağmen bu üç büyük düşünce alanı —felsefe, din ve bilim— çoğu meselede nihai ve tartışmasız bir sonuca ulaşmış değildir.
Buna rağmen tarih boyunca her dönemde bazı ideolojiler, hareketler veya liderler insanlığa şu cazip teklifi sunmuştur: “Tek yol var. Tek çözüm var. Tek kurtarıcı var.” Bu söylem insan aklına rahatlık verir. Çünkü insan zihni çoğu zaman karmaşıklıkla baş etmek yerine, sadeleştirilmiş bir dünyanın güvenliğine sığınmak ister. Çok katmanlı gerçeklik yerine tek bir anlatı; çoklu çözüm arayışı yerine tek bir reçeteye sığınma… Bu, düşünmenin yükünden kurtaran bir zihinsel konfordur.
Ne var ki tarih bize şunu öğretmiştir: İnsanlığın en büyük trajedilerinin bir kısmı tam da bu “tek hakikat” iddialarından doğmuştur. İdeolojiler, mezhepler, milliyetçi fanatizmler ve mutlak doğruluk iddiasındaki siyasi projeler çoğu zaman insanlığın karmaşık gerçekliğini basit bir şemaya indirgemeye çalışmış; sonuç ise çoğu zaman çatışma, yıkım ve hayal kırıklığı olmuştur. Peki neden insanlığın büyük çoğunluğu bu tür basit anlatıların çekim alanına girmeye bu kadar yatkındır?
Bunun cevabını yalnızca siyaset veya kültür alanında aramak eksik kalır. İnsan davranışının önemli bir kısmı biyolojimizin derin katmanlarıyla ilişkilidir. Beynimizin duygusal tepkileri yöneten bölgesi olan limbik sistem, çoğu zaman karmaşık akıl yürütmelerden daha hızlı ve daha güçlü çalışır. Korku, aidiyet, öfke ve umut gibi güçlü duygular harekete geçtiğinde insanlar rasyonel düşünme yerine duygusal reflekslerle hareket etmeye meyilli hale gelir. İşte tam da bu nedenle kitleler çoğu zaman karmaşık gerçekleri anlamaya çalışan az sayıdaki düşünürden farklı bir istikamete yönelir. Bir tarafta sabır isteyen düşünme süreci; diğer tarafta güçlü duygularla beslenen kolay cevaplar vardır. Kitle psikolojisi çoğu zaman ikinci yolu tercih eder.
Bu durum yalnızca modern çağın sorunu değildir. Tarih boyunca büyük toplumsal hareketlerin çoğu güçlü duyguların mobilize ettiği kitlesel akımlar olarak ortaya çıkmıştır. İnsan toplulukları bazen bir ideolojiye, bazen bir lider figürüne, bazen de bir büyük anlatıya adeta büyülenmiş gibi bağlanabilmiştir. Ancak insanlık tarihinin ilerleyişi tam da bu büyünün zamanla bozulması sayesinde mümkün olmuştur. Çünkü eleştirel akıl her zaman var olmuştur.
Az sayıda da olsa bazı insanlar, kendilerine sunulan hazır cevapları sorgulamayı tercih etmişlerdir. Bilim insanları doğayı anlamaya çalışmış, filozoflar hakikati tartışmış, düşünürler toplumların kendi dogmalarını sorgulamasına katkı sağlamıştır.İnsanlığın gerçek ilerlemesi belki de tam olarak burada yatmaktadır: Kesin cevapların konforuna teslim olmamak.
Hakikate yaklaşmanın yolu çoğu zaman tek bir düşünce sistemine teslim olmaktan değil; farklı disiplinlerin, farklı bakış açılarının ve farklı tecrübelerin birlikte değerlendirilmesinden geçer. Dünya giderek daha karmaşık bir yer haline gelirken, basit çözümler vaad eden ideolojiler aslında gerçekliği açıklamakta giderek daha yetersiz kalmaktadır.
Bu nedenle belki de çağımızın en önemli entelektüel erdemlerinden biri şudur: Belirsizlikle yaşayabilmek.Her sorunun tek cevabı olmayabileceğini kabul etmek, farklı görüşlerin bir arada tartışılabileceği bir düşünce iklimini savunmak ve hakikatin çoğu zaman uzun bir arayışın ürünü olduğunu bilmek…
Bunlar kolay tutumlar değildir. Ancak insanlığın düşünsel olgunluğu da tam olarak bu noktada başlar.Sonuçta mesele şudur: İnsan zihni konforu mu tercih edecektir, yoksa hakikat arayışını mı?Kitleler çoğu zaman ilkini seçebilir. Fakat tarih bize gösterir ki insanlığın yönünü değiştirenler her zaman ikinci yolu seçen azınlıklar olmuştur.
Çünkü hakikat, çoğu zaman tek bir sesin değil; çok sayıda soruların yankısından doğar.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü