En büyük evlat olunca bunların hiçbiri olmuyor işte. Ortada kalıyorsun. Kanatların çırpmıyor. Kendini, ilk rüzgârda savrulacak kuru bir yaprak gibi güçsüz hissediyorsun
Keşke bir ağabeyim olsaydı.
Şöyle karşılıklı otursak… Ben konuşsam, o dinlese. Babama söyleyemediklerimi ona anlatsam.
O da bana dönüp, “İyi ki söyledin,” dese. “Sonuna kadar arkandayım. Sen haklısın. Doğrusunu yaptın,” diye eklese…
Kim bilir, o gün dünyalar benim olurdu.
Ya da tam tersini söylese…
“Öyle değil. Şöyle yapsan daha doğru olur. Hem daha çok işine yarar hem de haklılığın daha kolay anlaşılır. Sen de ailen de daha az üzülürsünüz,” dese…
Ben de hiç yüksünmeden, “Haklısın,” desem.
Hatta bana “Haksızsın,” dese bile kızsam, ama arkamda kale gibi durduğunu bilsem…
İnsan bazen haklı çıkmaktan çok, yalnız olmadığını bilmek ister.
En büyük evlat olunca bunların hiçbiri olmuyor işte. Ortada kalıyorsun. Kanatların çırpmıyor, pervanelerin dönmüyor. Kendini, ilk rüzgârda savrulacak kuru bir yaprak gibi güçsüz hissediyorsun. Sanki birazdan parçalanacak, birazdan dağılıp gideceksin. Herkes senden fedakârlık bekliyor. Herkes senden dayanmanı, herkes senden güçlü olmanı bekliyor.
Zor coğrafyaların, zor zamanların çocuklarıydık. Anne babalarımız daha onlu yaşlarda evlenmişti. On kardeş aynı evde büyüdük. Birimizin ateşi çıktığında hepimizin uykusu kaçtı. Aynı gün sünnet olduk, aynı yatakta yan yana yattık. Aynı okula gittik, yan sınıflarda okuduk. Harçlığımızı, önlüğümüzü, kalemimizi paylaştık. Kavgalarda sırt sırta durduk, sofralarda omuz omuza oturduk. Aynı çizmeyi giydik, aynı eldiveni taktık, aynı çorapları giydik, aynı silgileri kullandık. Aynı renklere gönül verdik, aynı sanatçıya hayran olduk. Hiçbirimizin kahramanı yenilmedi. Hiçbirimizin mermisi bitmedi. Kılıçlarımız hep keskindi, oklarımız hep sivriydi.
Bunca şeyden sonra, bin yıl da yaşasak, dünyanın ayrı köşelerinde de olsak, hiçbirimizin sesi diğerinin kulağından eksilmiyor.
"Sen yoluna, ben yoluma," diyemiyoruz.
Çünkü babalarımız, en büyük evlada tek cümleyle ömür boyu sürecek bir görev verdi:
“Benim yerime sen babalık yapacaksın.”
O söz söylendiği anda her şey değişti.
Kelimeler eksildi.
İtiraz hakkı bitti.
Yalvarma hakkı bitti.
Omuzlarımızdaki yük büyüdü.
Bütün cepheler bize döndü.
Bütün mermiler bize sıkıldı.
Bütün yaralar bize düştü.
Babadan ağabey olmuyor.
Olmuyor…
Son harçlığını, cebi para doluymuş gibi gülümseyerek avucuna sıkıştıran adamdan ağabey olmuyor.
Fedakârlıklarıyla, iyilikleriyle, kahramanlıklarıyla insanı kendine borçlu hissettiren adamdan da olmuyor.
Çünkü babanın karşısına geçip, “Sen var ya sen…” diyemiyorsun.
Ama ağabeyine dersin.
“Dün kavga ettim.”
“Beni dövdüler.”
“İncindim.”
“Kırıldım.”
“Yaralıyım.”
“Dayanamıyorum.”
Bunlar babaya söylenmiyor.
Çünkü baba, herkese aynı anda baba olmak zorunda.
Tercih yapamaz.
Birini diğerinden eksik sevemez.
Adaletle merhametin arasında parçalanır.
Ama ağabey…
Adaleti de, haksızlığı da, sevgiyi de, öfkeyi de; aynı sofrada, aynı yatakta, aynı çocukluğu paylaşarak öğrenmiştir.
Büyürken büyüyen acıları da bilir.
Yokluğu da bilir.
Kıtlığı da bilir.
Yarayı da bilir.
Bu yüzden insan,
“Yoruldum…”
“Usandım…”
“İçim daralıyor…”
“Artık dayanamıyorum…” demeyi en çok ağabeyine yakıştırır.
Dünyanın en ağır acısını içine gömer, mezara kadar taşırsın belki…
Ama yine de babana anlatamazsın.
Babayla olmaz.
İnsanın bir ağabeyi olmalı.
Yoksa, ömrün boyunca herkesin sığındığı kişi olmaya alışmalısın.
En şefkatli…
En vicdanlı…
En fedakâr…
En sabırlı…
Ve en yalnız insan olmaya…
Kolay mı?
Ağabey olmak…
Adının içinde iki yük taşır çünkü.
Hem ağa olacaksın…
Hem bey…