İnsanlık tarihinin ve bütün medeniyetlerin en büyük ve ortak meselelerinden biri; insanın kendi ilkel ve doğal dürtüleriyle toplumsal düzenin ihtiyaçları arasında kurmaya çalıştığı dengedir.
MİTOLOJİK HİKÂYELERDEN BAŞLAYARAK, MEDENİYET SERÜVENİMİZİN DİNİ, FELSEFİ VE İDEOLOJİK TEMELLERİ
İnsan tabiatını anlamadan toplumsal düzeni, toplumsal düzeni anlamadan medeniyetleri anlayamayız!
İnsanlık tarihinin ve bütün medeniyetlerin en büyük ve ortak meselelerinden biri; insanın kendi ilkel ve doğal dürtüleriyle toplumsal düzenin ihtiyaçları arasında kurmaya çalıştığı dengedir.
Yaklaşık 300-350 bin yıllık Homo sapiens serüveninden bugüne uzanan medeniyet hikâyesinin temelinde de bu arayış vardır. Hayatta kalma, korku, güvenlik, aidiyet, güç ve çıkar gibi biyolojik ve psikolojik dürtülerin toplumsal yaşamla uyumlaştırılması; ilkelerin, kuralların ve kurumların ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Ancak insan zihninin evrimsel mirası, aynı zamanda manipülasyona açık tarafını da beraberinde getirmiştir. Özellikle korku, tehdit, belirsizlik ve aidiyet duyguları harekete geçirildiğinde, insanın analitik düşünme ve muhakeme kapasitesi zayıflayabilmektedir.
Psikoloji ve nörobilim araştırmalarının da ortaya koyduğu üzere, yoğun tehdit algısı altında karar verme süreçleri değişmekte, duygusal tepkiler rasyonel değerlendirmelerin önüne geçebilmektedir.
Peki, insanlık bu biyolojik ve psikolojik gerçeklikle nasıl bir serüvenle başa çıktı? Bugün medeniyetler dediğimiz büyük toplumsal organizasyon hangi düşünsel aşamalardan geçerek oluştu?
İLK DÜZEN ARAYIŞI: ŞİFACILAR, BÜYÜCÜLER VE MİTOLOJİK KAHRAMANLAR
İnsan, doğayı ve çevresinde olup bitenleri anlamlandıramadığı dönemlerde korkularına açıklamalar, belirsizliklerine cevaplar aradı. Hastalıkların, ölümün, doğal afetlerin ve açıklayamadığı olayların karşısında şifacılar, büyücüler, kabile önderleri ve ritüeller ortaya çıktı.
Bunlar yalnızca hastalıkları iyileştirmeye veya doğaüstü güçleri etkilemeye çalışan insanlar değildi. Aynı zamanda topluluğun ortak korkularını yöneten, davranışlarını düzenleyen, aidiyet duygusunu güçlendiren ve belirsizlikleri anlamlandıran figürlerdi.
Mitolojik hikâyeler bu sürecin önemli bir aşamasını oluşturdu. Kahramanlar, tanrılar, canavarlar, yaratılış hikâyeleri ve ölümden sonraki yaşam tasavvurları, insanın kendi dünyasını anlamlandırma çabasının sembolik anlatımlarıydı.
Prometheus'un insanlara ateşi getirmesi, Gılgamış'ın ölümsüzlük arayışı, Odysseus'un yolculuğu veya Anadolu'nun kadim mitolojik anlatıları yalnızca edebî hikâyeler değildi. Cesaret, fedakârlık, kibir, sadakat, güç, ölüm ve adalet gibi insanlık durumlarını kuşaklar boyunca aktaran kültürel hafızalardı.
İnsan, henüz bilimsel yöntemlere sahip olmadığı dönemlerde, dünyayı mitolojik, menkıbevi hikâyeler aracılığıyla anlamlandırıyordu.
ÇOK TANRILI DİNLER: DOĞANIN VE TOPLUMUN UYUMLAŞTIRILMASI
Yerleşik hayata geçiş, tarımın gelişmesi, nüfusun artması ve üretim ilişkilerinin karmaşıklaşmasıyla birlikte toplumsal düzenin ihtiyaçları da değişti.
Çok tanrılı dinler, doğanın farklı güçlerini ve insan yaşamının çeşitli alanlarını sembolleştiren geniş bir inanç dünyası oluşturdu. Bereket, savaş, deniz, gökyüzü, ölüm ve aşk gibi olgular farklı tanrılarla temsil edildi.
Antik Yunan'da Zeus, Athena ve Poseidon; Mezopotamya'da Marduk ve İştar; Anadolu'da Kybele ve diğer tanrısal figürler bu sembolik dünyanın parçalarıydı.
Bu sistemler, insanın doğayla ve toplumla kurduğu ilişkiyi anlamlandırırken aynı zamanda ortak ritüeller, toplumsal aidiyet ve davranış normları üretiyordu.
Tanrılar arasındaki hiyerarşiler, çatışmalar ve uzlaşmalar çoğu zaman insan toplumlarının kendi ilişkilerinin mitolojik yansımalarıydı.
FELSEFENİN DOĞUŞU: HİKÂYELERDEN SORULARA, İNANÇTAN MUHAKEMEYE
Medeniyet tarihindeki önemli kırılmalardan biri, insanın yalnızca anlatılanlara inanmakla yetinmeyip anlatılanları sorgulamaya başlamasıdır.
Antik Yunan'da Sokrates, Platon ve Aristoteles; Hindistan'da Buda'nın öğretisi ve farklı felsefi ekoller; Çin'de Konfüçyüs ve Laozi, insanın kendisini, toplumu, ahlâkı ve evreni anlama çabasına yeni boyutlar kazandırdı.
Sokrates, insanın kendi düşüncelerini sorgulamasını; Platon, adalet ve ideal devlet meselesini; Aristoteles ise mantık, erdem ve siyasal düzeni sistematik bir düşünce alanına taşıdı.
Konfüçyüs toplumsal uyumu, sorumluluğu ve ahlâklı yönetimi; farklı Hint düşünce gelenekleri ise varoluşu, acıyı, arzuyu ve özgürleşmeyi tartıştı.
Böylece insanlık tarihinde önemli bir zihinsel imkân ortaya çıktı:
Bir düşüncenin doğruluğunu, onu kimin söylediğinden bağımsız olarak sorgulayabilmek!
Ancak felsefe de tek bir doğruda birleşmedi. Çünkü insan tabiatı, toplumsal ihtiyaçlar ve tarihsel koşullar farklı sorular ve farklı cevaplar üretiyordu.
TEK TANRILI DİNLER: EVRENSEL AHLAK, SORUMLULUK VE HESAP VERME
Tek tanrılı dinlerin tarih sahnesinde belirginleşmesi, insanlık düşüncesinde yeni bir ahlâk ve sorumluluk anlayışının gelişmesine katkıda bulundu.
Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam farklı tarihsel koşullarda gelişerek insanın Tanrı, toplum, doğa ve kendi vicdanıyla ilişkisini yeniden tanımladı.
Sevap ve günah, cennet ve cehennem, ödül ve ceza, kul hakkı ve ilahi hesap verme gibi kavramlar insan davranışlarının ahlâki sonuçlarını görünür kılan güçlü sembolik ve düşünsel çerçeveler oluşturdu.
İnsanın yalnızca dünyevi otorite karşısında değil, aşkın bir ahlâk düzeni karşısında da sorumlu olduğu fikri güç kazandı.
Bu anlayış, toplumsal dayanışma, yardımlaşma, merhamet ve adalet düşüncesine önemli katkılar sağladı. Bununla birlikte tarih boyunca dinî otoritelerin siyasi güçle birleştiği dönemlerde inanç, iktidarın meşruiyetini üretmek ve toplumsal itaat sağlamak için de kullanılabildi.
Burada önemli bir ayrım yapmamız gerekiyor: Bir inanç sisteminin insanlara anlam ve ahlâk kazandırmasıyla o inanç adına kurulan siyasi otoritelerin insanları yönetme biçimi aynı şey değildir.
GÜÇ, İKTİDAR VE DÜZEN: HUKUKUN VE DEVLETİN ORTAYA ÇIKIŞI
Toplum büyüdükçe yalnızca ortak inançlar yeterli olmamaya başladı. Üretim, mülkiyet, paylaşım, güvenlik ve yönetim meseleleri daha sistematik çözümler gerektirdi.
Devlet, hukuk, bürokrasi, vergi ve askerî organizasyonlar bu ihtiyaçların tarihsel sonuçları arasında yer aldı.
Hammurabi Kanunları'ndan Roma hukukuna, Orta Çağ'ın siyasal düzenlerinden modern devletin ortaya çıkışına kadar uzanan süreçte insanlık, gücün nasıl kullanılacağı ve sınırlandırılacağı sorusuyla uğraştı.
Ancak burada da temel çelişki değişmedi: Düzeni sağlamak için oluşturulan güç, zaman zaman düzenin kendisini tehdit eden bir araca dönüşebildi.
Dolayısıyla medeniyet tarihi yalnızca iktidarın kuruluşunun değil, iktidarın sınırlandırılması mücadelesinin de tarihidir.
İDEOLOJİLER DÖNEMİ: AYNI İNSAN, FARKLI TOPLUM TASAVVURLARI
Aydınlanma, bilimsel devrimler, sanayileşme, kapitalist üretim ilişkileri ve modern ulus-devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte insanlık yeni bir düşünsel döneme girdi.
Artık toplumun nasıl düzenleneceği sorusuna yalnızca dinî veya geleneksel açıklamalarla değil, sistematik siyasal ve ekonomik teorilerle de cevap aranıyordu.
Liberalizm, insanın özgürlüğünü, bireysel haklarını, mülkiyetini ve tercihlerini esas aldı. Devletin yetkilerinin sınırlandırılması ve hukukun üstünlüğü düşüncesi bu geleneğin önemli kazanımları arasında yer aldı. Ancak ekonomik özgürlüklerin denetimsiz sermaye gücüne dönüşmesi, eşitsizlik ve tekelleşme sorunlarını da beraberinde getirebildi.
Kapitalizm, özel mülkiyet, sermaye birikimi, piyasa mekanizması ve rekabet üzerinden üretim ve paylaşım ilişkilerini düzenleyen ekonomik sistem olarak muazzam bir üretim kapasitesi yarattı. Fakat sermayenin yoğunlaşması, emek-sermaye çatışması ve ekonomik gücün siyasi güce dönüşmesi gibi sorunları da üretti.
Marksizm, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı sınıfsal eşitsizlikleri ve sömürü ilişkilerini esas alarak farklı bir toplumsal düzen önerdi. Üretim araçlarının mülkiyeti ve sınıf mücadelesi üzerinden geliştirdiği analizler, modern sosyal bilimleri derinden etkiledi. Ancak bu düşüncenin otoriter tek parti rejimlerinde uygulanması, özgürlük, çoğulculuk ve siyasi iktidarın denetlenmesi bakımından ağır sorunlara yol açtı.
Faşizm ise milliyetçilik, lider kültü, hiyerarşi, otorite, kolektif aidiyet ve güç üzerinden totaliter bir düzen tasavvuru geliştirdi. Bireysel özgürlükleri ve çoğulculuğu bastıran bu anlayış, tarihin en büyük insanlık felaketlerinden bazılarının ideolojik zeminini oluşturdu.
Burada dikkat çekici olan şudur: Bu sistemlerin her biri insan tabiatının farklı bir yönünü, toplumsal hayatın farklı bir ihtiyacını veya tarihsel bir sorunu merkeze alarak gelişti.
Ancak hiçbir teori, insanın bütün ihtiyaçlarını ve toplumun bütün çelişkilerini tek başına açıklayamadı.
SONUÇ:
MEDENİYETİN ASIL MESELESİ, İNSANI VE GÜÇ KULLANMA TUTKUSUNU ANLAMAKTIR!
Gelin şimdi bütün bu tarihsel serüveni birlikte değerlendirelim:
Mitolojik hikâyeler insana anlam verdi.
Dinler ahlâki sorumluluk ve aidiyet oluşturdu.
Felsefe sorgulama ve muhakeme imkânı geliştirdi. Hukuk ve devlet toplumsal düzeni kurumsallaştırdı. İdeolojiler ise üretim, paylaşım, özgürlük ve iktidar ilişkilerine farklı cevaplar aradı.
Fakat bütün bu sistemlerin üzerinde yükseldiği insan tabiatı; korkuları, arzuları, çıkarları, güç tutkusu, merhameti, dayanışma kapasitesi ve özgürlük arayışıyla varlığını sürdürdü.
İşte tam da bu nedenle, insanlığın düşünsel mirasına dogmatik bir zihinle değil, tarihsel empati ve eleştirel muhakemeyle yaklaşmak zorundayız.
Bir düşünce sisteminin ortaya çıktığı tarihsel koşulları anlamak, onu benimsemek anlamına gelmez. Bir inancın toplumsal işlevini görmek, o inanca inanmak anlamına gelmez. Bir ideolojinin hangi ihtiyaca cevap verdiğini anlamak da onun bütün sonuçlarını onaylamak değildir.
Anlamak başka, onaylamak başkadır!
Medeniyetin gerçek kazanımı, insanın kendi düşüncesini mutlaklaştırması değil, farklı düşüncelerin var olabileceğini kabul ederek birlikte yaşamanın kurallarını geliştirmesidir.
Bugün ihtiyacımız olan şey de yeni bir dogma, yeni bir kurtarıcı veya yeni bir ideolojik kutsallık değildir.
İhtiyacımız olan; insan tabiatını tanıyan, gücü sınırlandıran, hukuku üstün tutan, özgürlüğü güvence altına alan, farklılıkları çatışma sebebi olmaktan çıkaran ve eleştirel düşünceyi toplumsal bir değere dönüştüren demokratik bir medeniyet anlayışıdır.
Çünkü insanlığın binlerce yıllık medeniyet serüveninden çıkaracağımız en önemli ders şudur:
İNSANI DEĞİŞTİREMEZSİNİZ DİYE SAKIN DÜŞÜNMEKTEN VAZGEÇMEYİN!
İNSANI ANLAMADAN DA TOPLUMU, TOPLUMU ANLAMADAN DA YENİ BİR MEDENİYETİ İNŞA EDEMEZSİNİZ!
ÖNEMLİ NOT: "İnsan, İnanç, İktidar ve Medeniyet" başlığı altında, insanlık tarihinin bu büyük düşünsel serüvenini önümüzdeki pazar gününden itibaren ayrı bölümler hâlinde incelemeye başlayacağız. Amacımız herhangi bir inancı veya ideolojiyi yargılamak veya uyduruk gündemlere sıkışıp kalmak değil; insanı, toplumu ve medeniyetleri anlamaya çalışmak.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü