iki yüz yıllık tarihsel birikimin ürettiği çelişkilerin, toplumsal taleplerin ve siyasal temsil arayışlarının somutlaştığı bir dönem var. AKP, bu anlamda hem söz konusu dönüşümün ürünü hem de onu hızlandıran aktör oldu.
25 YILLIK AKP DÖNEMİNİN SOSYOLOJİK SERÜVENİ:
SESSİZ, DERİN VE SANCILI BİR SEKÜLERLEŞME SÜRECİ
Son iki yüz yıldır devlet eliyle yürüttüğümüz çağdaşlaşma, Batılılaşma ve “muasır medeniyet” arayışımız, yalnızca kurumlarımızı ve yönetim biçimlerimizi değil, toplumun zihinsel dünyasını, değerlerini ve siyasal davranışlarını da dönüştürdü. Bu uzun hikâyenin ortaya çıkardığı sosyolojik, siyasal ve kültürel gerilimlerin içinden doğan Millî Görüş geleneği ve onun pragmatist bir versiyonu olan AKP, Türkiye’nin dönüşüm serüveninin işte bu son halkasını temsil ediyor.
Bu nedenle AKP’nin son yirmi beş yıllık siyasi serüvenini, yalnızca bir partinin iktidara gelişi ve iktidarda kalışı üzerinden okuyamayız. Karşımızda, iki yüz yıllık tarihsel birikimin ürettiği çelişkilerin, toplumsal taleplerin ve siyasal temsil arayışlarının somutlaştığı bir dönem var. AKP, bu anlamda hem söz konusu dönüşümün ürünü hem de onu hızlandıran aktör oldu.
Ancak bu hikâyenin asıl çarpıcı tarafı, iktidarın nasıl kazanıldığından çok, iktidar olmanın başlangıçtaki değerleri nasıl dönüştürdüğüdür.
Çünkü iktidara taşıyan değerlerle iktidarı sürdürmenin araçları, her zaman aynı istikamette ilerlemez.
AHLAKİ ÜSTÜNLÜKTEN İKTİDAR NİMETLERİNE:
AKP’nin başlangıçtaki toplumsal meşruiyetini sağlayan en önemli unsurlardan biri, uzun yıllar siyasal ve ekonomik sistemin çevresinde tutulmuş geniş kitlelerin temsil talebiydi. Bu kitleler yalnızca yönetimde söz sahibi olmak istemiyordu; aynı zamanda kendi kimliklerinin, kültürlerinin ve değerlerinin meşru kabul edilmesini bekliyordu.
“Önce ahlak ve maneviyat” formülü, bu beklentileri karşılayan güçlü bir ortak payda oluşturdu. Geleneksel değerler, dinî referanslar, adalet arayışı ve ekonomik temsil talebi, aynı siyasal zeminde buluştu. Böylece AKP, yalnızca bir seçim başarısı kazanmadı; kendisini mevcut düzene karşı ahlaki bir alternatif olarak da konumlandırdı.
Ne var ki siyasal temsil ve iktidar, "şişenin içinde durduğu" gibi durmuyordu.
Hükümet etmek; bütçeleri yönetmek, kaynakları dağıtmak, ekonomik çıkarları uzlaştırmak ve milyonlarca insanın hayatını etkileyen kararlar almak demekti. Millî gelirin önemli bir bölümünün kamu eliyle harcandığı, kamu ihalelerinin, imar kararlarının, teşviklerin ve finansal düzenlemelerin büyük ekonomik sonuçlar doğurduğu bir ülkede iktidar, aynı zamanda muazzam bir maddi güç alanıydı.
İşte başlangıçtaki ahlaki iddiaların en ağır sınavı burada başladı.
İktidarın ilk kuşakları, zamanla kamu kaynaklarına erişimin sağladığı imkânlarla yeni bir ekonomik ve toplumsal konum kazandı. Bir zamanlar sistemi dışladığı gerekçesiyle eleştiren çevrelerin bir bölümü, sistemin merkezine yerleşti. “Mücahitlikten müteahhitliğe” geçişi anlatan o meşhur ifade, bu dönüşümün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sembolik bir özeti hâline geldi.
Fakat mesele birkaç kişinin zenginleşmesinden ibaret değildi. Asıl mesele, zenginleşmenin ve toplumsal yükselişin hangi kurallar içinde gerçekleştiğiydi.
KAMU GÜCÜYLE HIZLANDIRILAN SEKÜLERLEŞME:
Sekülerleşmeyi yalnızca dinî inançların zayıflaması, insanların ibadet alışkanlıklarının değişmesi veya toplumun geleneklerinden uzaklaşması şeklinde anlamak, toplumsal gerçekliğin önemli bir bölümünü gözden kaçırmaktır.
Sekülerleşme aynı zamanda, hayatın ölçülerinin ve önceliklerinin değişmesidir. Maddi kazancın, tüketimin, statünün ve ekonomik başarının; daha önce ahlaki üstünlük sağlayan değerlerin önüne geçmesidir.
Bu açıdan bakıldığında AKP döneminin en büyük ironilerinden biri ortaya çıkıyor: Geleneksel değerleri ve maneviyatı siyasal meşruiyetinin merkezine yerleştiren bir iktidar, zamanla kendi toplumsal tabanında da maddi başarıyı, servet birikimini, tüketimi, lüksü ve iktidara yakınlığı öne çıkaran bir dönüşümün taşıyıcısı oldu.
Üstelik bu dönüşüm, yalnızca toplumun kendiliğinden gelişen dinamikleriyle ilerlemedi. Kamu kaynaklarının dağıtımı, ekonomik teşvikler, imar kararları, siyasal bağlantılar ve merkezîleşen karar mekanizmaları, süreci hızlandırdı.
Siyaset mühendisliği projeleriyle iktidarın etki alanı genişledikçe özel sektörle kamu arasındaki, merkezle yerel arasındaki sınırlar da aşındı. Devletin düzenleyici gücüyle ekonomik çıkarlar arasındaki mesafe daraldı. Bağımsız denetim mekanizmalarının zayıflaması ise bu ilişkinin sonuçlarını daha ağır hâle getirdi.
Böylece bir zamanlar ahlaki üstünlük iddiasıyla yola çıkan bir siyasal hareket, kendi değerlerini aşındıran bir iktidar pratiğiyle karşı karşıya kaldı.
İroni şudur: Maneviyatı siyasetin merkezine koyarak yükselen bir hareket, zamanla siyasetin ve ekonominin maddi nimetlerini kendi manevi iddialarının önüne geçirebildi.
AHLAKİ ÖLÇÜLERİN YERİNİ FİNANSAL MÜHENDİSLİK ALINCA;
Kamu kaynaklarıyla yeni zenginler yaratılması, denetim mekanizmalarının etkisizleşmesi ve ekonomik ayrıcalıkların siyasal sadakatle iç içe geçmesi, zamanla daha büyük bir sorunun zeminini hazırladı: Maddi karşılığı, üretim kapasitesi ve sürdürülebilirliği tartışmalı finansal kazançların olağanlaştırılması kaçınılmazdı.
Son dönemde kamuoyunun gündemine oturan fon vurgunu tartışmaları, bu açıdan yalnızca finansal piyasalara ilişkin bir mesele değildir. Aynı zamanda, toplumun ahlaki ölçüleriyle ekonomik davranışları arasındaki ilişkinin ne kadar aşındığını gösteren ciddi bir sınamadır.
Elbette her finansal usulsüzlükten doğrudan bütün bir toplumsal kesimi veya siyasi hareketi sorumlu tutamayız. Ancak büyük ekonomik çıkarların, etkili siyasal ilişkilerin ve yetersiz denetimin bir araya geldiği durumlarda, sorunu birkaç kişinin davranışına indirgeyerek açıklamak da mümkün değildir.
Asıl soru şudur:
Bir toplumda ahlak, hukuk ve hesap verebilirlik ekonomik ilişkileri düzenleyen gerçek ölçüler olmaktan çıkarsa, geriye ne kalır?
Başlangıçta haram-helal hassasiyetiyle, adalet ve dürüstlük iddiasıyla kurulan toplumsal meşruiyetin yerini, kazancın büyüklüğünü başarı ölçüsü sayan bir anlayış aldığında, ortaya yalnızca ekonomik mağduriyet çıkmaz. İnsanların adalet duygusu da yara alır. Üstelik bu yara, yalnızca muhalifleri değil, başlangıçtaki değerlere samimiyetle bağlı insanları da etkiler.
İşte bu nedenle yaşadığımız süreç, sessiz ama derin bir toplumsal travma yaratıyor.
Kamu gücünün sınırsızlaşmasıyla büyüyen sorunların, yine aynı kamu gücü kullanılarak kontrol altına alınabileceğini düşünmek ise başka bir yanılgıdır. Çünkü denetimsiz gücün ürettiği sonuçlar, çoğu zaman o gücün kendi kontrol kapasitesini de aşar.
HİKAYE BİTİYOR MU, YOKSA YENİ BİR HİKAYE Mİ BAŞLIYOR?
İki yüz yıllık dönüşüm hikâyemizin son yirmi beş yıllık periyodunun da tamamlanmakta olduğuna ilişkin işaretler var. Ancak toplumsal süreçler matematiksel denklemler değildir. Hiçbir siyasal iktidarın ömrü hakkında mutlak ve determinist hükümler veremeyiz.
Üstelik bu hikâye, belki de çok daha önce farklı bir sonuca ulaşabilirdi.
Onu uzatan temel nedenlerden biri, iktidarın karşısına yalnızca eleştiri koyabilen, fakat yeni bir ahlaki üstünlük, rasyonel yönetim kapasitesi ve demokratik meşruiyet üretebilen alternatif bir siyasal proje ortaya çıkaramayan muhalefet anlayışıdır.
Bir iktidarın yıpranması, kendiliğinden nitelikli bir alternatif doğurmaz. Toplumun mevcut düzene duyduğu tepki, yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüşmediği sürece yalnızca geçici bir siyasal dalgalanma olarak kalabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı, bir kimliğin başka bir kimliği yenmesi değildir. İhtiyacımız; aklı, bilimi, hukuku, liyakati ve hesap verebilirliği ortak yaşamın vazgeçilmez ölçüleri hâline getiren yeni bir siyasal anlayıştır. İnancı siyasetin aracı olmaktan çıkaran, ahlakı söylemden davranışa taşıyan, kamu gücünü kişilerin ve çevrelerin çıkarlarına değil toplumun ortak yararına bağlayan bir anlayış…
Çünkü demokratik meşruiyet, yalnızca sandıktan çıkmakla kazanılmaz; hukuka bağlılıkla, adaletle ve kamusal sorumlulukla sürekli yeniden üretilir.
Unutulmamalıdır ki hayatın karmaşık dinamizmi, hiçbir iktidarın siyasal mühendislik planlarına bütünüyle sığmaz. Toplum, merkezden tasarlanmış projelerin pasif nesnesi değildir. Ekonomik gerçeklik, kültürel değişim, kuşaklar arasındaki farklılaşma ve biriken toplumsal tecrübeler, zamanla kendi doğal sonuçlarını üretir.
Gücün her şeyi kontrol edebileceğine inananlar, hayatın kendilerinden daha büyük olduğunu eninde sonunda öğrenirler.
Şimdi önümüzdeki asıl mesele, eski hikâyenin ne zaman biteceğini tahmin etmek değil; onun yerine hangi hikâyeyi koyacağımızı düşünmektir.
Türkiye, iki yüz yıllık arayışını yeni bir iktidar değişikliğiyle sınırlı tutmak zorunda değildir. Bu tarihsel eşiği, ahlaki üstünlüğün yeniden tanımlandığı, hukukun iktidardan üstün olduğu ve ekonomik başarının toplumsal adaletle birlikte ölçüldüğü yeni bir başlangıca dönüştürebilir.
Bunun için önce şunu kabul etmeliyiz:
Bir toplumun gerçek dönüşümü, iktidardakilerin değişmesiyle değil, iktidarı mümkün kılan zihniyetin değişmesiyle başlar.
Belki de Türkiye’nin önündeki en büyük fırsat, tam olarak bu sancılı dönüşümün içinden doğacaktır.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü