Tarihi yalnızca iktidarların yükselişleri ve çöküşleri, savaşlar, devrimler veya ekonomik krizler üzerinden okumak, toplumların geçirdiği asıl dönüşümleri anlamamızı çoğu zaman engeller.
FON VURGUNU ZİRVESİNDEN SONRA, YENİ BİR DÖNEMİN BAŞLANGICINA HAZIR MIYIZ?
Tarihi yalnızca iktidarların yükselişleri ve çöküşleri, savaşlar, devrimler veya ekonomik krizler üzerinden okumak, toplumların geçirdiği asıl dönüşümleri anlamamızı çoğu zaman engeller.
Oysa tarihin görünen yüzünde siyasal iktidarlar, ekonomik göstergeler ve kurumsal değişimler yer alırken, arka planında bunları üreten çok daha derin sosyolojik, kültürel ve zihinsel dinamikler vardır.
Bugün Türkiye'nin yaşadığı ekonomik ve siyasal gelişmeleri de bu bütünlük içerisinde değerlendirmeden, önümüzdeki dönemin nasıl şekilleneceğini öngörebilmemiz mümkün değildir.
Bilhassa son 500 yılda Avrupa'da yaşanan dönüşüm, insanlık tarihinin en önemli zihinsel ve kurumsal kırılmalarından birini oluşturdu. Coğrafi keşifler, ticaret yollarının değişmesi, üretim ilişkilerinin gelişmesi, sermaye birikimi ve yeni sınıfsal yapıların ortaya çıkması, toplumsal hayatın organik dinamiklerini harekete geçirdi.
Bu süreçte bireyin hakları, mülkiyet, hukuk, devletin sınırları ve demokratik temsil talepleri, ekonomik ve toplumsal değişimin doğal sonuçları olarak gelişti. Başka bir ifadeyle Avrupa'da devletin ve hukukun dönüşümünü sağlayan temel dinamik, yalnızca yöneticilerin reform iradesi değil, toplumun kendi içinden ürettiği ekonomik ve sosyolojik değişimdi.
Doğu'nun merkezi imparatorluklarında ise devlet ve saray, toplumsal hayatın neredeyse bütün alanlarını belirleyen temel güç olarak öne çıktı. Sivil toplumun, bağımsız ekonomik yapıların ve özerk toplumsal örgütlenmelerin gelişme imkânlarının sınırlı kalması, gelir ve servet birikimini de büyük ölçüde siyasal iktidara erişimle ilişkilendirdi.

Böylece devlet, yalnızca kamusal düzeni sağlayan bir kurum olmaktan çıkarak ekonomik imtiyazların, toplumsal statülerin ve servet dağılımının merkezine yerleşti. Osmanlı'nın Avrupa karşısında yaşadığı askerî mağlubiyetlere verdiği cevap da bu tarihsel farklılığın izlerini taşıyordu.
Avrupa'nın toplumsal ve ekonomik dönüşüm dinamiklerini anlamak yerine, devleti yeniden yapılandırarak güçlendirmeyi esas alan reformlar, zamanla yeni bir siyasal ve zihinsel ayrışmanın zeminini hazırladı: Yenilikçilik ve gelenekçilik!
Tanzimat'tan Cumhuriyet'e uzanan yaklaşık iki yüzyıllık hikâyemizde, farklı fikir ve ideolojiler arasındaki mücadelenin temel ekseni, büyük ölçüde devleti kimin yöneteceği ve hangi toplumsal kesimlerin devletin imkânlarından yararlanacağı sorusu etrafında şekillendi.
Devleti ele geçiren her yeni siyasal kadro, kendi dünya görüşünü ve toplumsal önceliklerini kamusal düzenin merkezine taşırken, diğer kesimleri de çoğu zaman makbul ve öteki ayrımı üzerinden tanımladı.
Tanzimat'ın oluşturduğu yeni bürokratik ve toplumsal dengeler, İttihat ve Terakki'nin millî sermaye oluşturma girişimleri ve Cumhuriyet'in bürokrasi ile eşraf arasındaki ittifaka dayanan çağdaşlaşma ve kalkınma modeli, kendi tarihsel koşulları içerisinde önemli dönüşümler yarattı.
Ancak bu modellerin dışında kalan veya kendisini yeterince temsil edilmemiş hisseden toplumsal kesimlerin talepleri de zamanla birikerek yeni siyasal hareketlerin doğmasına zemin hazırladı.
Böylece ekonomik ve toplumsal paylaşım sorunları, çoğu zaman kültürel ve ideolojik aidiyetlerin diliyle ifade edildi. Milli Görüş hareketi ve ardından AKP'nin iktidara gelişi, bu tarihsel birikimin siyasal sonuçlarından biriydi.
Kendilerini uzun yıllar boyunca dışlanmış, küçümsenmiş veya devletin imkânlarından uzak tutulmuş hisseden geniş kitleler, ilk defa kendi kimlikleri ve değerleri üzerinden siyasal merkeze yürüyebilecekleri güçlü bir kanal buldular.
Bu hareketin toplumsal karşılığını yalnızca dinî aidiyetle açıklamak, ekonomik ve sosyolojik gerçekliğin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak olurdu.
Zira burada aynı zamanda temsil, itibar, gelir, servet ve iktidarın paylaşılması talebi de vardı.
Ancak dün devletin kapısında beklediğini düşünenlerin, bugün devletin bütün imkânlarına erişebilen yeni bir siyasal ve ekonomik seçkinler sınıfı oluşturması, tarihsel hikâyenin en önemli kırılma noktalarından birini meydana getirdi: Kamu ihaleleri, imar ve inşaat rantları, devlet imtiyazları, büyük altyapı projeleri ve kamu-özel işbirlikleri üzerinden gelişen servet birikimi, geleneksel devlet eliyle zenginleşme yöntemlerinin yeni örneklerini oluşturdu.
Ardından finansal mühendisliğin, karmaşık yatırım araçlarının ve denetim mekanizmalarının yetersizliğinin de etkisiyle, çok daha farklı bir ekonomik alan ortaya çıktı.
Ne var ki artık asıl sorun, yalnızca servetin kimlerin elinde biriktiği değildi. Dün ahlaki üstünlük iddiasıyla siyasal meşruiyet üretenlerin, bugün tüketim alışkanlıkları, lüks tutkusu, gösteriş ve ekonomik hegemonya arayışı bakımından eleştirdikleri kesimlerle benzeşmeleri, kendi tarihsel iddialarıyla çelişen yeni bir toplumsal gerçeklik yarattı.
Bir zamanlar eleştirilen ayrıcalıkların el değiştirmesi, ayrıcalık düzeninin ortadan kalkması anlamına gelmiyordu. İşte son dönemde gündemimizi işgal eden fon vurgunları, bu tarihsel ve sosyolojik dönüşümün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda zihinsel boyutlarını da gözler önüne seriyor.
Bir tarafta yıllarca ahlaki değerler, millî çıkarlar ve toplumsal dayanışma söylemleriyle meşruiyet üreten bir siyasal anlayış, diğer tarafta bu söylemlerin gölgesinde gelişen, ölçüsüz kazanç ve servet temerküzünü önceleyen yeni bir ekonomik seçkinler sınıfı var.
Üstelik bu defa karşımızda yalnızca geleneksel rant mekanizmaları değil, toplumun önemli bir kesiminin işleyişini ve risklerini yeterince bilmediği finansal araçlar da bulunuyor.
Fon vurgununu yalnızca birkaç kişinin açgözlülüğü, denetim eksikliği veya kamu otoritesinin ihmali üzerinden açıklamak, meselenin asıl boyutunu görmemizi engelleyebilir.
Asıl sorgulamamız gereken, ekonomik ve siyasal gücün belirli çevrelerde yoğunlaşmasını mümkün kılan zihinsel iklimin nasıl oluştuğudur. Hukukun, liyakatin ve kurumsal denetimin yerini kişisel ilişkilere, siyasal yakınlığa ve aidiyetlere bıraktığı bir düzende, ekonomik ayrıcalıkların da toplumsal meşruiyetini sorgulamak giderek zorlaşır.
İşte bu nedenle fon vurgunu, yalnızca finansal bir skandal ve yolsuzluk değil, aynı zamanda uzun süredir biriken kurumsal ve ahlaki sorunlarımızın da bir göstergesidir.
Ancak tarihsel sarkacın artık başka bir noktaya doğru hareket ettiğini de göz ardı etmemeliyiz. Son iki yüzyıl boyunca yenilikçilik ve gelenekçilik, "çağdaşlaşma ve önce maneviyat", "merkez ve çevre", "makbul ve öteki" gibi karşıtlıklar üzerinden şekillenen siyasal mücadeleler, toplumsal hayatın bütününü belirleme gücünü yavaş yavaş kaybediyor.
Dün birbirlerine karşı ahlaki üstünlük iddiasıyla mücadele eden kesimlerin, bugün benzer ekonomik ve siyasal davranış kalıpları içerisinde buluşmaları, bu dönüşümün en önemli işaretlerinden biri.
Cumhuriyet'in bütün eksikliklerine, tarihsel travmalarına ve demokratikleşme sorunlarına rağmen, farklı toplumsal kesimlerin ortak bir siyasal ve hukuki zemin üzerinde buluşabilme imkânını geliştirmiş olması, önümüzdeki dönem için önemli bir kazanımdır.
Artık hiçbir toplumsal kesimin yalnızca tarihsel mağduriyetlerine, dinî veya kültürel aidiyetlerine dayanarak sınırsız bir siyasal meşruiyet üretebilmesi mümkün olmamalıdır ve olamayacaktır.
Aynı şekilde, geçmişin ayrıcalıklarını savunarak geleceğin toplumsal düzenini inşa etmek de mümkün değildir. Önümüzdeki dönemin asıl meselesi, devleti kimin ele geçireceği değil, devletin hiç kimsenin ele geçiremeyeceği kurum ve kurallara kavuşturulmasıdır.
Ekonomik ve toplumsal taleplerin kimlikler üzerinden değil, hukuk, liyakat, bilim, üretim ve adalet ekseninde ifade edilebildiği yeni bir siyasal kültüre ihtiyacımız var. Çünkü toplumsal barış, geçmişin rövanşlarını almakla değil, rövanş alma ihtiyacını ortadan kaldıracak adil bir düzen kurmakla mümkündür.
Belki de fon vurgunlarının ortaya çıkardığı en önemli gerçek, Türkiye'nin artık eski siyasal ve ahlaki meşruiyet kalıplarıyla yönetilemeyecek bir toplumsal dönüşümün eşiğinde olduğudur. Dün birbirini dışlayan toplumsal kesimlerin bugün benzer beklentiler, tüketim alışkanlıkları ve ekonomik çıkarlar etrafında yakınlaşması, yeni bir ortak aklın gelişmesi için tarihsel bir fırsat sunuyor.
Bu fırsatı değerlendirebilmek ise yalnızca iktidar değişikliğine değil, zihniyet ve kurum değişikliğine de bağlıdır. Belki de artık yeni bir dönemin başlangıcına hazır olmalıyız. Geçmişin hesaplaşmalarını geleceğin siyasal projelerine dönüştürmek yerine, tarihsel tecrübelerimizden ortak bir gelecek tasavvuru üretmeliyiz.
Kimliklerin değil yurttaşlığın, sadakatin değil liyakatin, imtiyazların değil hukukun, dogmaların değil muhakemenin belirleyici olduğu bir Türkiye'yi inşa etmek, önümüzdeki dönemin en önemli toplumsal ve siyasal sorumluluğudur.
Çünkü tarihsel sarkaç, her iki uçta da yaşanan aşırılıkların ardından merkeze doğru hareket ederken, asıl mesele bu merkezin hangi değerler üzerinde yükseleceğidir. Türkiye'nin ihtiyacı, yeni bir rövanş dönemi değil; geçmişin bütün rövanşlarını anlamsızlaştıracak, adaleti ve ortak geleceği esas alan yeni bir toplumsal sözleşmedir.
Bu toplumsal sözleşmenin emredici düzenlemeleri AKIL, BİLİM, HUKUK ve DEMOKRASİ olmak zorundadır.
Rubil GÖKDEMİR
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü